26 Aralık 2010 Pazar

Tarcinmoscow'un Hazine Sandığı: aaaa Pazar Yıldızı olmuşuz :)

Tarcinmoscow'un Hazine Sandığı: aaaa Pazar Yıldızı olmuşuz :): "Yani Pazar Yıldızı diye birşey olduğundan bile haberim yoktu açıkçası :) Sevgili Marifetli Peri söylemese daha da haberim olmayacaktı. Teşe..."

21 Aralık 2010 Salı

Artık bizim de "Pasaj"ımız var :)


Aslında taaaa Moskova'dayken Pasaj'a üye olmuştum ama aktif hale getirmek bugüne kısmetmiş... Bir süredir farklı düşünceler arasında gidip geldikten sonra en hayırlısının (en azından şimdilik) bu olacağını düşündüm. Eh bakalım neler olacak...



http://tarcinmoscow.pasaj.com/

20 Aralık 2010 Pazartesi

Çalıp çırpmaya alışmışız


Artık insanların kendilerine ait üretimleri yok gibi geliyor bana. Kolayını bulmuşuz artık nasılsa! Hele ki bu internet çıktığından beri. Herşey Copy-Paste yani Kopyala-Yapıştır. Peki bütün bu işlere harcanan zaman, emek, uğraş da kopyalanıp yapıştırılabilir mi? Hiç sanmıyorum!

Dün gece bir blogcu arkadaşımın yazısı ile başladı sinir harbim. Tabi o nerden bilsin. Gittiği, beğendiği bir yeri tanıtmak istemiş, internette şöyle bir gezmiş ve bir gezi sitesinde bulmuş aradığı bilgileri. O sitenin adresini de verip koymuş bloguna. Pek bir takip ederim arkadaşımın blogunu. Çok güzel yazar, güzel fotoğraflar çeker. Baktım yeni yazı var, balıklama daldım tabi hemen. Ve şok!

Gezi ile alakalı o siteden (sitenin reklamını yapmamak için koymuyorum) bulduğu yazı benim yazım! Evet benim yazım. Kısa bir yerini almış arkadaşım yazının ve link vermiş. Bir an kendimden şüphe ettim acaba dedim ben mi yanlış okuyorum yoksa ... Hemen girdim siteye, açtım yazıyı... Birebir benim yazım. Üstelik şu sıralar kitapçılarda boy boy satılan MEMLEKENT derisine de verdiğim bir yazı. Sinirden uyku falan kalmadı tabi sabaha kadar. Sonra şeytan dürttü, sitede yazılara bakmaya devam ettim. Bir de ne göreyim sadece o yazım değil, başka yazılarımı da (Ç)almışlar resmen!

Bir sürü mail attım siteye. Bu nasıl iştir, bu etik midir nedir? İyi ki bu yazılarım daha önce MoskovaLife'da yayınlandı da ispatım var elimde kapı gibi. Amcam kurmuş bir site, toplama koyuyor yazıları, üstelik de yazarın ismini yazma gereği bile duymuyor.

Oh ne ala memleket ya da internet. Kopyala yapıştır ben de yaparım ne olacak değil mi ama! Değil işte. Dur ve düşün! Bu insanlar bu işe emek vermiş, zaman vermiş, gönül vermiş de yapmış değil mi?

Bu herşey için geçerli aslında. Yazdığın yazı, çektiğin fotoğraf, boyadığın tablo, ördüğün patik... Akla gelebilecek herşey... Hayır yazılarımı kullanmadan önce bir mail atsalar seve seve izin verirdim zaten. Ben bu yazıları zaten paylaşmak, bilgi vermek ve tabi Moskova sevgimi göstermek için yazıyorum. Şu ana kadar da kimseye paralı vermedim ki yazılarımı. Sadece bir isim yazacak alta altı üstü... Ama artık bu haklarını kaybettiler tabi. Kalkacak o yazılar o siteden ve artık gözüm üzerlerinde! Sürekli kontrol edeceğim...

Daha fazlasını da yapacağım, anlaşılan şart oldu. Yazdığım yazılar, çektiğim fotoğraflar ve yaptığım her ürün için, resimlerim için telif hakkı alacağım.

Beyaz gelinliğini giymişken Moskova...


Bugün Moskova'da tipi varmış. Bilirim o halleri... İnce ince ve hızla yağar kar. Rüzgarın etkisiyle ve soğuktan sertleşmiştir kar taneleri. Yüzüne iğne gibi batar... Ne kadar kalın eldiven giyersen giy, asla yeterli gelmez. Eldiven olduğu halde ellerini ceplerine sokuşturursun. Ellerin ceplerindeyken dengeyi sağlamak ve yürümek daha da zorlaşır. Önceden yerde tutmuş buzun üzerinde ince bir tabaka olur kar. Daha dikkatli yürümelisin. Arada yalpalar, kalbin hızla çarpar,düşmeden kendini kurtarırsın. Ayak parmaklarının uçları önce hissetmemeye başlar, sonra ayakların, bacakların... Zordur tipi. Çok zor...

Ama Moskova kirli karı derinlere gömmüş, yine beyaz gelinliğini giymiştir. Bembeyaz ve aydınlık olmuştur yine. Ağaç dallarına biriken kar, caddelerde doğal bir yılbaşı süsü oluşturur. Hele akşam olunca, ışıkların altında o ağaçlar gönlünü çalar insanın. Soğan kubbelerin tepeleri karla kaplanır. Meydanlar, özellikle Kızıl Meydan başka bir güzelliğe bürünür. Her kareyi fotoğraflamak gelir insanın içinden. Soğuğa rağmen bu isteğe karşı koyamaz insan.

İşte o zaman günlerce görünmeyen güneş de, gri hava da, kahverengi şehir de umrunda olmaz, unutursun. Bir peri masalının, daha da güzeli bir Rus masalının en ihtişamlı, en güzel karesinin içinde bulursun kendini. Karın verdiği o çocukça sevinç soğuktan üşümüş hatta donmuş içini sıcacık yapar. İşte bu yüzden Moskova'yı yaşıyor olmaktan tarif edilmez, belki kimilerince anlaşılmaz bir mutluluk, bir gurur duyarsın.

Ve kilometrelerce uzaktayken bile o tipiyi yaşarsın. Hem de taa derinden... Moskova'dan değilse de Moskova'ya sevgiler dostlarım...

18 Aralık 2010 Cumartesi

16 Aralık 2010 Perşembe

Ne gundu ama :)




Sabah 08:30
Plan: Ceren gelecek, oglene kadar TV karsisinda calisacagiz, 12:00'da Sveta'ya gidip annem icin sparis ettigimiz salatayi alip anneme gidecegim.

08:40 Ceren geldi, calismaya basladik

10:40 Bir telefon gorusmesi ile birden gun yon degistirdi. Ustumu nasil giyindim ve disari firladik bilmiyorum. Istikabet KentPark...

Kent Park'daki gorusme verimli gecti, sirada Mesa Plaza var.

Evet burada da durum hic fena degil, heyecan canlari caliyor :)

Plan: Mesa Plaza'dan cikacagiz, Sveta'ya gidecegiz, anneme ugrayip eve gidecegim ve miskinlik yapip aksam haril haril calisacagim... Mesa Plaza'dan ciktik ve Sveta'ya gittik. Ahhh Rusca televizyonda bir film, tabi ki Rus filmi. Sveta'nin lezzetli Rus salatalari... Ankara'nin ortasinda ne guzel! Oradan sonra Ceren ile ayriliyoruz, ben dogruca anneme :)

15:45 Ceren'in aramasiyla yine durumlar degisti :) Kostur kostur yeniden Mesa Plaza'nin yolunu tutuyoruz.... Hersey cok guzel olacak...

Bilmece gibi mi? Evet :) ama bu 1-2 hafta nasil gececek... Nasil sabirsizlaniyorum ahh ah... Cok calismak gerek, cokkkkkk :)

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni bir blog(um) daha :)

matryoshka / matrushka / matruşka: Pek yakında...: "Matryoshka yani matrushka yani bizim bildiğimiz şekliyle matruşka... Gizemli, iç içe bir dünya...Matruşka Ünü sınırlar ötesine kadar yayı..."

Ozledim...





Moskova'daki sevgili arkadaslarim... Yasadiginiz bu guzel sehrin degerini verin. Moskova'da degil Moskova'yi yasayin. Iste o zaman anlayacaksiniz beni.

Gecen burada bir dort yol agzinda karsidan karsiya geciyordum. Aklima Moskova'daki evimin oradaki, Leninski prospekt ve Lomonosovski Prospekt dort yol agzinda karsidan karsiya gecisim geldi ve o ani ozedim. Bir sehri ozlemek boyle birsey. Herbir kosesini ozlemek yani. Ani ozlemek. Yoksa her sehrin kendi guzelligi var.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yeni yıl yaklaşırken...


Moskova'da en sevdiğim zamandır yılbaşı zamanı... Heryer ışıl ışıl olur. En küçük ara sokaktan, en geniş caddelere, en ufak köşe bakkaldan hipermarketlere kadar... Hele akşam olup güneş ışığını bizden uzaklara götürünce, Moskova'nın yeni yıl ışıkları aydınlatır sokakları...

Çok özlüyorum... Orada olsam çoktan yenikurulmuş çeşitçeşit, boy boy çam ağacının fotoğraflarını çekmeye başlamıştım bile... Ama geleneğimize devam edelim dedik ve yakında altına paket paket hediyelerimizi yerleştireceğimiz ağacımızı bu akşam kurduk. Acaba bir defa daha Kızıl Meydan'da, ışıltılı havai fişeklerin altında yeni yıl kutlayabilecek miyim? Umarım...





11 Aralık 2010 Cumartesi

Bembeyaz bir Ankara'dan tünaydın :)


Kar yağdı, heryer bembeyaz... Ne kadar özlemişim karın bu görüntüsünü... Çocuklar gibi mutlu oldum :)






8 Aralık 2010 Çarşamba

Baykuş, baykuşlar, daha çok baykuş(lar) :)


PirinçHan'ı bu sıralar su yolu yaptık :) Fakültedeyken bizim okula çok yakındı ve malum resim de okuduğumdan ne çok giderdim PirinçHan'a... O zamanlar hanın sakinleri sadece sanatçılardı. Ressamlar, seramikçiler, heykeltraşlar... Birgün orada bir atölyem olduğunu hayal ederdim. Şimdi daha çok antikacıların, hediyelik eşyalar ve el sanatlarının satıldığı bir mekan. Hala birkaç ressamın atölyesi var ama şu son birkaç haftadır kaç defa gittiysem kimse yoktu atölyelerde.

Bugün Ceren'le yine oralardaydık. Son zamanlarda oralarda olmamızın bir sebebi var tabi ama sonra ;) Oralarda dolaşırken daha önce de girdiğimiz bir pasaja girdik. Küçük bir çarşı... Daha önce orada küçücük bir dükkan görmüştüm ama kapalıydı.aklım kalmıştı çünkü içerisi harika görünüyordu. (aşağıdaki fotoğraflardan ne demek istediğimi anlayacaksınız.) Sonra vitrinde gördüğümüz bir karışlık Rus bebeği içeri girmemize sebeb oluyor, bir de öğreniyoruz ki orası öyle sıradan biryer değil. Binlerce kolleksiyon parçası bizi karşılıyor. Neler yok ki... Şişeler, biblolar, kutular, saatler, takılar, aksesuarlar, flamalar, bayraklar....... liste uzaaaaaar gider... Bir de kendimi kirli çıkı sanırdım :) Ama Ahmet Çomak Bey bu işi hakkıyla ve de profesyonelce yapıyor.

Ahmet Bey aslen grafiker. Dolayısıyla renk, şekil ve estetik duygusu oldukça geniş. Bu yüzden ne kadar çok şey olursa olsun, her ne kadar uzaktan üstüste, karmakarışık gibi görünürse görünsün, bu ufacık mağazanın içi aslında belli bir sistem ve estetikle hazırlanmış. Kendisi baykuşlarla başlamış kolleksiyona. Ardından kolleksiyona değecek ne varsa toplamaya başlamış. Onca yılın birikimi. Aslında o küçücük mekan bir dükkandan çok hatıralarla dolu bir bavul gibi. Gerek yurtdışı, gerek yurtiçinden toplanmış bir sürü anı. Hani dünyayı gezen eski gezginler her gittikleri yerden o nostaljik bavullarına birer etiket yapıştırırmış ya... İşte öyle bir bavul düşünün ama daha büyük ve etiketlerin yerinde muhteşem bir kolleksiyon...

Ahmet Bey'e soruyorum. "Buradan birşey satıldığında içinizden birşeyler kayıp gitmiyor mu?". "Elbette" diyor ama ekliyor, "İnsanlar ölüp gidiyor." Evet insanlar ölüp gidiyor, anıların yaşadığı canım eşyalar ellerde harap oluyor. Ama Ahmet Bey gibiler onları yaşatmak için dünyanın en güzel mesleğini üstleniyor.

Aslında bu kolleksiyonculuk ruhu bende de var. Babamın bana aldığı ilk pul defterini dün gibi hatırlarım. Mektup geldi mi diye hergün nasıl da merakla posta kutusuna baktığımı, geldiyse nasıl sevindiğimi, o pulu ılık su içinde zarftan söküp özel cımbızı ile özenle defterime yerleştirdiğimi... Ardından para kolleksiyonu... Üstüne Moskova'da geliştirdiğim buzdolabı süsü (ama özel olarak şehirlere ait olanlar) ve fincan kolleksiyonu... Dedim ya ben de az kirli çıkı değilim hani :)

Sonra Sunay Akın'ın da bu dükkanı bildiğini, Ahmet Bey'i tanıdığını öğreniyorum. Kızıl Meydan'ı, Nazım Hikmet'in mezarını görmeyi çok istiyormuş Ahmet Bey. Büyük bir keyifle Sunay Akın ve Akgün Akova ile Nazım Hikmet'i andık, 3 arkadaş gezdirdik onları Moskova'da diyorum. Şanlıyım... evet hem de çokkkk...

Sonra sohbet taa Moskova'ya ardından Gürcistan'a gidiyor, oraların sokaklarında seslerimiz şöyle bir yankılanıp kolleksiyoncunun cennetine geri dönüyor.

Son olarak 9 Ekim'de TRT habere çıktığını öğreniyoruz Ahmet Bey'in ve baykuşlarının. Hemen programın bir kopyasını CD'ye çekiyor bize ve veriyor. Bu akşamki program şimdiden hazır :)

Sohbet bitmese çok güzel ama ayrılma zamanı geldi. Dönüp diyorum ki; "Birçok defalar daha gelmek, görüşmek üzere..."

İlgililerine ve meraklılarına Adres:

Baykuşlar ve Diğerleri Kolleksiyon evi
Ahiler El Sanatları İş Merkezi
Salman Sok. No:23/9
Samanpazarı-Ankara









5 Aralık 2010 Pazar

Aklım kaldı :)


Sabah uyanmak dün akşamdan sonra biraz zordu elbet... Ama çok önemli bir sebebimiz vardı. Uzun süredir görmediğim ve Viyena'da yaşayan sevgili arkadaşım Mine de şans eseri İstanbul'da olduğundan, onunla ve Özlem ile buluşmak üzere, Elif ile İstiklal caddesinin yolunu tuttuk. Ne yedim içtim anlamadım ama muhteşem bir sohbet ve özlem giderme oldu benim için...

Ardından evde bir süre dinlendik ve Ceren de gelince Elif'in evine çok yakın bir pazara gittik. Bu bir sebze pazarı değildi, kıyafet hiç değildi... Çok çok daha iyisiydi. Antika pazarının aralarında dona dona dolaşırken aklımı pekçok tezgahta bıraktım...






istanbul'daki Moskova tayfasıyla Erol Evgin'i izledik...


Çok güzel bir akşamdı, çok keyifliydi, sanki hala Moskova'daydık... 2 yıl önce Erol Evgin Cumhuriyet balosuna geldiğinde öyle etkilenmiştik ki, hazır ben de İstanbul'dayken canım Elif'im güzel bir organizasyonla bizleri bir araya getirdi. Erol Bey'i yeniden izlemek, hele bu güzel arkadaşlarla birlikteyken yine çok zevk verdi...






3 Aralık 2010 Cuma

2 Aralık 2010 Perşembe

İstiklal Caddesi kadar...


İstanbul beni lodoslu, nemli ve sıcak bir hava ile ağırlıyor. İlk günümde kankamla İstiklal Caddesindeydik... İlk düşündüğüm, Arbat nereee İstiklal Caddesi nereeee oldu. Evet bir Moskovasever olarak itiraf ediyorum ki Arbat İstiklal'in eline su bile dökemez.

Canlı, her daim yaşayan bir şehrin ölümsüz tarihi yerlerinden İstiklal. Cadde-i Kebir (Osmanlıca), Büyük Cadde, Grand Rue de Pera (Fransızca)... 1.5 kilometreden uzun olan cadde 19. yüzyıldan bu yana Türkiye'nin en ünlü caddesi ve turistlerin de uğramadan gitmediği tarihi bir geçit. 1869'dan beri önce atlı sonra elektrikli olarak hizmet veren nostaljik tramvayı ile cadde her gördüğümde beni mutlu etmeyi başardı.

Ama bu defa Elif'imin bana bir sürprizi vardı. Ara Güler'in -ki hayran olduğum muhteşem fotoğrafçı- fotoğraf akedemisinin tam karşısındaki sokakta, bir ARA'ya gururla yerleşmiş Ara Güler'in kafesi Kafe Ara'da harika dakikalar ruhumu bir başka doyurdu doğrusu.

Ardından İstiklal'den Galat'ya doğru keyifli bir yürüyüş ve Galata kulesinin gölgesi altında yemek... Buraya bir parantez açıp şahit olduğumuz telefon görüşmesine değinmeden geçemeyeceğim. Beyimiz sesini kulenin duvarında yankılata yankılata telefonda görüştüğü kişiye bulunduğu yeri anlatıyor ve cümlesi de şu; "Tuğladan paça (baca)nın önündeyim (Galata Kulesi)".

Lodosun esintisi altında, nemli ve 2 Aralık'da tshirt ile yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya 2 defa yürüdüğümüz bu güzel mekandan bazı karelerle iyi geceler diyorum :)
















İstanbul ve kedileri... İstanbul kedisiz olmaz :)