6 Mart 2009 Cuma

Ruchnaya Rabota


Suşi sever misiniz? Evde suşi yapar mısınız? Evde suşi yaptığınızda arkadaşlarınızı da çağırır mısınız? Çağırdığınızda ilginç sofra düzenleri yapar mısnız?

Ben şahsen evde suşi yapmayı çok seviyorum. Bir suşi delisi olarak, suşi delisi diğer arkadaşlarımı davet etmeyi, değişik sofra düzeni ile suşilerimi takdim etmeyi de seviyorum. Evde mevcut bir sürü suşi takımım olmasına rağmen, sürekli aldığım "Ruchnaya Rabota-El işi" dergisinde bunları görünce bayıldım. Malzemelerin çoğu evinizde hatta doğada olan şeyler. Bunlar suşi çubuklarınızı dayamak için. Her ne kadar Japonlar bunlar için cicili bicili pekçok güzel ürün yapsa da bunlar çok da doğal ve hoş göründüler gözüme. Şimdi bir suşi partisi vermem ve bunlardan çeşit çeşit hazırlayıp sunuş yapmam lazım ;) Kim suşi ister?

1. Bu biraz el oyalayıcı aslında. Bir ağaç parçasını önce bir yaprak şeklinde oyabilir ve boyayabilirsiniz. Ya da hamurdan hazırladığınız bir yaprağı boyayıp seramikten çalışabilirsiniz.

2. Bambu... Ne kadar güzel bir malzemedir bambu... Bambunun etrafına kumaş ve dokulu kağıt sarıp sicim ip ya da değişik dokulu, doğal görünüşlü bir iple bağlamanız yeterli.

3. Bunu gerçekten çok beğendim. Bambuları boyayıp sicimle 3 tanesini birbirine bağlamışlar. Ama bunu hiç boyamadan tarçın çubukları ile de yapmak mümkün. Hem sofraya hoş bir tarçın kokusu da vermiş olursunuz ;)

4. Bu da bildiğimiz dal parçası. Dal parçasının kıvrımlı kısmı boyanınca çok da dekoratif olmuş doğrusu...

5. İşte el oyalayıcı bir tane daha. Anlatmaya gerek yok heralde. Ahşaptan oyup boyanmış. Diğerlerini daha çok seviyorum :)

6. En sevdiğimi en sona bıraktım :) İşte bundan daha doğalı olabilir mi? Sade bir taş. Ama size çok sade geldiyse üzerini akrilik boya ile boyayıp vernikleyebilirsiniz... Ama ben doğal haliyle kullanmayı tercih ederim.

nasıl da aklımdan çıkmış :)


Geçenlerde kız kıza gezintilerimizden birindeydik. Dolanırken ve "farklı ne yapsak" diye düşünürken, uzun süredir unuttuğum bir yer geldi aklıma. Kuznetski Most metrosuna yakın bir hediyelik fuar alanı burası. Ama asıl ilginç olan o değil, onun yanındaki vejeteryan restoranı ve sağlıklı ürünler satan market. Restorana daha sonra değineceğim ama marketten aldığım ve henüz yapmaya fırsat bulamadığım hint kınasını az önce evde başka birşey ararken buldum. Kınanın yanısıra onu şekilli uygulayabilmek için aldığım ahşap baskısının şekli çok güzel. Her ne kadar kına ile aram çok yoksa da merak işte, en yakın zamanda bunları bir denemem lazım... Bakalım Hintliler kadar başarılı olabilecek miyim ;)

2007 yılının en iyi internet fotoğrafları

whatatop sitesine göre 2007 yılında internette bulunan fotoğraflar arasında aşağıdakiler en iyiler seçilmiş. Sitede olukça güzel fotoğraflar mevcut. Fotoğraftan hoşlanıyorsanız ve 2008'in en iyilerini de merak ediyorsanız bence mutlaka bir bakın derim... İyi seyirler ;)

Best natural scenery (Open space) / En iyi doğa fotoğrafı (açık alan)

Best natural scenery (Closed space) / En iyi doğa fotoğrafı (kapalı alan)

Best urban landscape / En iyi kent görünümü

Best on the fly shot / En iyi yakalanmış an

Best human landscape / En iyi insan manzarası

Wildlife award / Vahşi yaşam

Best pet dog / En iyi evcil köpek

Best pet cat / En iyi evcil kedi

Best street painting / En iyi sokak boyama

Best body painting award / En iyi vücut boyama

Best extreme sport award / En iyi sıra dışı spor

Best transportation award / En iyi taşıma

Man's best / Erkeklere göre en iyi

Women's best / Kadınlara göre en iyi

Special mention / Özel mansiyon

Honor mention award / Özel onur ödülü

Best global picture / Küresel ödül

2 Mart 2009 Pazartesi

Yatak odasına şık öneriler

Kimberly Poloson'un çalışmaları ile tesadüfen http://www.art.com/ adresinde tanıştım. Dekoratif ev aksesuarları tasarlayan bu sanatçının birbirinden sevimli çalışmaları var. Aşağıdakiler tam yatak odası ya da soyunma odasına uygun. Daha fazlasını görmek için http://www.art.com/gallery/id--a7068/kimberly-poloson-posters.htm?ui=A4ED384CD4694314B223F8B2BD8F1648 adresine bakmanız yeterli...








Bazı kareler asla unutulmamalı...

1962 yılında Venezuella'da Sniper tarafından vurulan bir asker son anlarında papaza tutunuyor...


Yangından kurtulmak için yangın merdivenine koşan Diana Bryant adlı genç kadın ve Tiare Jones merdivenin çökünce çaresiz bakışlar altında aşağıya düştü. Bryant o anda öldü. Küçük kız ise hayatta kalmayı başardı. Boston'da bir kadın ve bir kız apartmanın yangın merdiveninin çökmesiyle düşmeye başlıyorlar. Bu fotoğraf yılarca güvenlik kampanyalarında kullanıldı.



1973 yılında Şili'de demokratik seçimle gelen Başkan Salvador Allende'nin askeri darbe sırasında ölümünden birkaç saniye öncesi. Fotoğrafı çeken kişinin 'kişisel güvenliği' için adının açıklanmasını istemediği sanılıyor.



1985'te Kolombiya'daki Nevado del Ruiz yanardağının püskürttüğü lavların 25 bin kurbanından biri de Omayra Sanchez'di. 3 gündür sular içinde kalan 13 yaşındaki Sanchez bu kare çekildikten kısa süre sonra öldü. Bu kare fotoğrafçı Frank Fournier'ye Pulitzer kazandırdı.



Sudan'da açlıktan ölmek üzere olan küçük bir çocuk ve arkasında bekleyen Akbaba.... Pulitzer ödüllü Kevin Carter bu ânı fotoğrafladıktan sonra akbabanın kaçtığını ancak küçük kıza yardım etmediğini açıkladı. Çünkü bölgeye giden gazeteciler bulaşıcı hastalıklar nedeniyle hasta insanlara dokunmamaları konusunda sıkı biçimde uyarılıyorlardı. Bu olaydan sonra ağır depresyona giren Kevin Carter egzoz verdiği kamyonetinin içinde Walkman ile müzik dinleyerek intihar etti.



Yıl 1980Uganda'da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk ve bir misyoner.



1994'te Ruanda'da bu Adam Tutsi isyancılarıyla konuştuğu gerekçesiyle askerler tarafından bu hale getirildi.



Yıl 1992Somali'de bir Anne kıtlık sonucu ölen çocuğunun cansız bedenini kaldırıyor.



1996 tarihinde Angola'daki iç savaşta yaralanan ve şok içinde yaşayan küçük çocuklar.



Yıl 2001Pakistan'daki kampta hayata Veda Eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor.



2002'de İran'da asker ve köylülerdepremde ölen kurbanlar için mezar kazıyorlar. Bir çocuk ise ölen babasının pantolonuna sıkı sıkı sarılmışyanıbaşındaki boşluğa babasının gömülmesini bekliyor.



11 Eylül 2001Amerikan tarihinin en büyük terör eylemi olan ikiz kulelere yapılan saldırıda çaresizce pencerelerden atlayan insanlar...



Çocuğuyla birlikte ABD askerlerine esin düşen baba oğlunu böyle yatıştırmaya çalışıyor. Irak2003



Yıl 2003Ebu Garip Hapishanesi. Amerikan askerleri işkence yaptıkları mahkumları böyle görüntüledi.

not: maille gelmiştir

Hoşgeldin bahar...


Aralık, Ocak, Şubat kış, Mart, Nisan, Mayıs bahar, Haziran... İlkokulda öğrendiğimiz kadarıyla Mart ayı bahar aylarının ilki olsa da “Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır” sözünü hatırlayıp ona göre davranmakta fayda var diye düşünüyorum. Gerçi Moskova!da hiçbir saman değil Mart Nisan bile bahar ayı olmamıştır. Ama bu seneki gibi bir hava da Mart ayına hiç yakışmıyor doğrusu.

Kafamızı hastalıklardan kaldırmaz olduk nitekim. Birisi iyileşiyor derken diğeri hastalanıyor. Tam herkes iyileşti derken hastalık yeniden evde baş gösteriyor. Ben bu hastalıklı durumu sadece ve sadece havaların bu dengesiz durumuna bağlıyorum. bir gün içinde oluşan 15 derecelik fark ve ardından gelen çamurlu, pis hava hastalıklara davet değil de nedir? Sabırla baharı beklemekten başka çare yok anlaşılan.

Bu yumuşak ve ılık havanın ilk başta insana cazip geldiği doğru. -20 derece olmasındansa -1 ile +1 arası bir hava kulağa hoş gelse de dışardaki tabloyu düşününce, ben bol güneşli ve buzlu -20’yi tercih ediyorum. Şu an ise kahverengi-gri Moskova’da sanki çamur savaşları var. Heryer bir balçık gölü halinde. Yakında vraklarsak şaşırmayın. Hele arabaların sıçrattığı pislik tahammül edilecek gibi değil. Kaldırımda yürümek işkence, karşıdan karşıya geçmek eziyet.

Nerde o eski günler? İlk geldiğim kışı hatırlıyorum da o ne soğuktu öyle. Artık seneden 2 en fazla 3 defa yaptığı o meşhur soğuk tüm kış aylarına hakimdi. Şimdi senede 3 defa -20 ya da altına inerse bu kış sert geçti diyoruz. Hadi canım, çocuk mu kandırıyorsunuz? Hani bundan 11 yıl öncesini bilmesem inanacağım da...

Her mevsim kendi tadında güzel yani. Gerçi şöyle bir düşününce eskiden Moskova’da ne ilk ne de sonbahar yoktu. Birden kendimizi kışın ortasında ya da yazın ortasında bulurduk. Yaz her ne kadar kısa geçse de oldukça sıcak olurdu. Artık yağmurdan gökyüzünün nadir göründüğü bir yaz yaşıyoruz.

Yani diyeceğim o ki, bahar geldi. Siz hissetmeseniz de baharın ilk ayına adım atmış bulunmaktayız. Hoşgeldin bahar, herhalde bir yerlere gelmişsindir yani...

27 Şubat 2009 Cuma

Günaydın...




Efendim bugünün pek de aydın olmaması gerek kanımca. Dün gece 11:45 itibarıyla çalan telefonla irkilmek suretiyle başlayan gecenin sancısı bugün de devam edecek.

sebeb: eski dökük Rus evleri

alt komşu -ki son derece kibar ve hoş bir yaşlı bayan- şelale haline gelmiş olan banyosundan bizi arıyordu. İyi güzel de bizim banyoda bir damla su yok...

tabi gecenin o saatinde iki dev Rus amcamız gelip koca asker botlarıyla evin içinde dolanıp gece gece bu işi yapamayacaklarını belirtip gidiverdiler.

biz de gece susuz aşağı komşumuz İngilizce öğretmeni ise şelalesi ile başbaşa kalakaldık...

Bugünü düşünemiyorum... kimbilir hangi duvar hangi yer yıkılacak of offffff...
hadi bana kolay gelsin :(

20 Şubat 2009 Cuma

Moskova'yı böyle seviyorum...





Bu yıl çamur, gri ve kahverenginden bıkmış durumdayım. Moskova'da kış denince oysa, akla ilk soğuk ve kar gelir. Baharda ve yazın çiçekli çiçekli çok güzel bu şehir ama kışın beyaz Moskova'yı hiçbirşeye değişmem...








17 Şubat 2009 Salı

Parlak Bab-ı Ali'nin ışığı altında parladık...



Kremlin Sarayı'nda bulunan ve 16.-17. yüzyıllarda Türkiye'de üretilen birbirinden değerli sanat eserleri ki bunların her biri bir servet değerinde, Kremlin'de sergileniyor. Biz de bir görelim dedik, iyi mi ettik kötü mü bilemiyorum ama heralde sanatın kötüsü olmaz. Sorun şu ki beklediğimiz gibi çıkmadı. Ufacık bir salona sığıştırılmış az sayıdaki eser bizi sanırım yeterince tatmin edemedi.

Yine de burdaydı, gittik, gördük... Arzu edenlere duyrulur, sergi 15 Mart'a kadar devam edecek...

15 Şubat 2009 Pazar

umursamaz...





Bugün Moskova gerçek yüzünü kısa bir süre de olsa gözterdi. İlk geldiğim yıllardaki gibi harika bir kar yağışı vardı. Ben de makinam elimde biraz yürüdüm. İşte bu ufaklık da benim gibi düşünmüş olacak ki karın tadını çıkarıyordu, soğuğa umursamadan...

10 Şubat 2009 Salı

DİKKAT! 13.CUMA çıkabilir...


1969-ABD’de ekonomik kriz.. 1889-Johnstown’da sel... 1919-Glasgow’da endüstri isyanı... 1929-ABD borsası çöktü... 1939-Avustralya’da yangın... 1945-Norveç’te tarihinin en büyük hava saldırısı... 1978-İran’da isyancıların katli... 2004-Maldivler’in Male şehrinde sıkıyönetim... Ortak tek yönleri hepsinin “Kara Cuma” yani “13.Cuma”ya denk gelmesi.

Bizle mi ne ilgisi var? Hiçbir fikrim yok... Ama bütün dünyayı saran, korku filmlerine, kitaplara konu olan bir batıl inanç var ortada... Bilin bakalım bu Cuma ayın kaçı? “13.CUMA!!!”...
Şu zararsız zararsız 12 ve 14’ün arasında duran etliye sütlüye karışmayan 13 ile haftanın 7 gününden aslında son iş günü olduğu için en çok sevilen ama nedense 13’ün gazabına uğrayan Cuma’nın hikayesi ne acaba?

Bir çoğunun inanışı Hz.İsa’nın son yemeğinde masada oturan havarilerinin sayısı ile ilgili. Hz.İsa’nın Cuma günü çarmıha gerilmesi de tuzu biberi. Bubatıl inanç o kadar ileri gitmiş durumda ki, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede hayatı etkiler hale gelmiş. Apartmanların 13. Katının olmayışı, tren, otobüs, uçak gibi araçlarda 13. Koltuğun yer almaması, 13 numaralı daire ya da sinema koltuğunun bulunmaması, liste uzar gider... Gerçi benim anlamadığım nokta şu: Sen istediğin kadar o koltuğun üzerine ya da dairenin kapısına 12A ya da 14 yaz o yine de 13. İşte. Yazılmamış olması olmadığı anlamına gelmez ki... Değil mi?

Aslında bu uğursuz sayılan 13’ün daha eskiye dayanan bir hikayesi var. Mitolojik tanrıların hüküm sürdüğü İskandinavya... Vikingler’in ünlü tanrısı Odin ile Frigga’nın oğlu Balder... Ay kraliçesi Nanna’nın eşi olan Balder bir davet verir ve sadece 12 kişi çağırır. Ancak davetsiz bir misafir partinin altını üstüne getirir. Yalanların ve hilelerin tanrısı Loki çıkagelir ve 13. Kişi olarak Balder’i öldürür... Aman diyelim dikkat! Eğer evinizde bir davet veriyorsanız ve 12 kişi çağıracaksanız –ki hoş Moskova’da 12 kişiyi ağarlayacak ev nerdeeee....- davetsiz bir misafirin gelmemesine dikkat edin. Hatta ne olur ne olmaz, siz en iyisi mi 11 kişi davet edin...

Son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan Tapınak Şovelyeleri de bu lanet hikayesine bulaşmasalar olmaz... 13 Ekim 1307’de Fransa Kralı Philippe Le Bel Tapınak şovalyelerini yakalatıp işkence ettirir ki bu olay şovalyelerin sonu olur.

Ancak bu lanetin en eski hikayesi yine de gide gide Havva ile Adem’e dayanıyor. Havva meğer Adem’e elmayı bir Cuma günü verip baştan çıkarmış ve cennetten kovulmasına neden olmuş... Ne elmaymış bu da! Hatta Hz. Nuh’un meşhur seli de bir Cuma günü başlamışmış.

Ayrıca yıl içinde ay 13 defa dolunay oluyormuş. Burdaki laneti ben mi göremiyorum nedir. Hayır bu ancak kurtadamlardan korkanlara lanet getirir kanımca...

Gelin görün ki bu 13 rakamı NASA’ya bile kök söktürmüş. Apollo 13’ün 11 Nisan 1970’de çıktığı görevde, 2 gün sonra yani ayın 13’ünde oksijen tankının patlaması NASA’ya bile korku salmış.

Oysa biliyor musunuz, Hollanda’da yapılan bir araştırmaya göre trafik kazaları ayın 13’üne rastlayan Cuma günleri çok daha az oluyormuş. Eh normal, millet korkudan evden çıkmıyorsa trafik dolayısıyla kaza da azalıyordur elbet...

Bu arada, eğer herhangi bir ayın 13’ünde doğduysanız da çok şanslısınız, çünkü herkese uğursuzluk yayan bu sayı sizin en şanslı sayınız oluveriyor. En azından buna inanan pek çok insan var...

Peki bu Cuma ne yapmayı ya da yapmamayı düşünüyorsunuz? Eve kapanıp pencerenin önünden geçen 13.Cuma’ya bakıp bir gün mü kaybedeceksiniz? Bence en iyisi eve dönerken “13.Cuma” film serisini alın, geçin TV karşısına, kendinize güzel bir film ziyafeti çekin, tabi korku filmlerinden hoşlanıyorsanız...
Ben mi? İyi ki bizim apartmanda 13.kat yok... Ama daire numaramın son iki rakamı bilin bakalım kaç? Evet, doğru tahmin .....13!!!

Herkese şanslı 13.Cumalar :)

4 Şubat 2009 Çarşamba

Farzet ki...


Sevgili Leman Julide'den çok güzel bir şiir, gerçi her şiiri birbirinden güzel :)

farzet ki, uzağında değilmişim
okyanuslar yokmuş aramızda

sen uykunda / ben uyanık
sen rüyana / ben seni seyre dalmışım
yani şimdi tam da bu saatte yanındaymışım
gece degilmiş bende / ne de sabah sende

farzet ki,
dünyada tüm zamanlar aynı -yokmuş doğusu batısı
Avrupa, Amerika yada Asya’sı
dedim ya,
düşünmek ve istemek yetiyormuş
-özlediğinde görmek için bir insanı
yani, beyin ve ruh frekansı


günlerden bir gün bir nehir kıyısında
kızıllığı omuzlarına çökerken güneşin
-yalnızlığının bir gün batımında-
farzet ki, serin bir sonbaharda
sen tam dalmışken bir romana
saçımın gölgesi düşmüş aniden
-elindeki kitabın son sayfasına,
ben,
omuzlarından alıp güneşi / başımı koymuşum yerine
- güneş üşümüş -
öperken dudaklarını
avuçlarımıza ayın gölgesi düşmüş


yaşam.!

yaşam, garip
yaşam, karmaşık
tam her şey bitti derken, bilirsin ki yeniden başlar kaldığı yerden
derken, belki de çok geç kalınır
-bir şeylerin sırası beklenirken

bazan yanlıştır zamanlar -doğru yerlerde
bazan doğruyu bulduğuna inanırsın
yaşanacak tüm zamanları yanlışlara harcamışsın

sen
yanlış zamanda ve yanlış yerde
bendeki tek doğru


sen…uzak
sen…ulaşılmaz
sen…imkansız
sen…sevdamsın


oysa,
çok şey değildi istediğim / sadece çok sevmekti seni
bir kez olsun uyanmak aynı sabaha
soluğunu duymaktı soluğumda -en yalnızım dediğim anda-

şimdi, sende sabah…
güneş dokunacak birazdan ellerim yerine saçlarına
ve uyanacaksın…
bendeyse gece
yine sensizliğe sarılıp uyuyacağım…

ve
farzet ki,
bir daha hiç uyanmayacağım…



L Julide K
sept.19.2006 -USA