27 Eylül 2007 Perşembe

Troise Sergieva Manastırı


Güneş Moskova’yı ısıtmaya başlamış, ağaçlarda tomurcuklar belirmişken hafta sonu ne yapacağız diye düşünenlere sadece bir saat uzaklıktaki Sergieva Manastırı’nı hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Kışın karlar altında muhteşem görünen bu manastır baharda ise yeşillikler içinde bir cennet bahçesinden farksız.


Manastır üç önemli katedralden oluşur. Troitsky Sabor, Troise Sergieva Manastırı’nın en önemli katedralidir. Bu manastırı bu kadar önemli yapan özelliği ise manastırın en önemli azizi olan Sergei Radonejsky’nin altın ve gümüş kaplama gösterişli mezarının burada yer almasıdır. Bu manastırda pek çok Rus prensi ve çarı vaftiz edilmiştir ve savaşlaran önce burada ayinler düzenlenmiştir. Tahta geçen hükümdarlar da burada burada dualarını etmişlerdir. Bu manastırda çok üznlü sanatçılara ait geniş bir ikon kolleksiyonunu da görmek mümkündür. Uspensky Sabor manastırın en büyük katedralidir. Çar İvan Grozny’nin isteği üzerine Kazan ve Astrahan zaferlerinin anısına inşa edilmiştir. Bu katedralin mimari yapısı Kremlin’de bulunan aynı adlı katedralle aynıdır ancak ondan daha büyüktür. Katedraldeki freskler Yaroslavl ve manastır ikona ressamları tarafından yapılmış, günümüze kadar restore edilmeden saklanabilmiştir ve görülmeye değer eserlerdir. Trapeznaya Palata aynı dönemde inşa edilmiş katedrallerin en büyük ve en güzellerinden birisi olarak Kabul edilir. Zengin, etkileyici dekoru, rengarenk cepheleri, oymalı beyaz sütunları ve II.Yekaterina tarafından yaptırılan iç süslemeleri ile katedralden ziyade bir saray havasındadır.


Tarihi güzelliklere sahip bu din merkezini gezmenin yanısıra, gezinizi doğal güzelliklere de dikkat ederek geçirmenizi tavsiye ederim. Zira özellikle manastırın uzaktan görüntüsü tablolardan fırlamış gibidir. Oralara kadar gitmişken, manastırın önünden hiç ayrılmayan kuşlara yem atmayı ve manastırın giriş kapısının hemen karşısında yer alan otantik restoranı denemeyi de unutmayın.

26 Eylül 2007 Çarşamba

Milli içki Vodka'nın da bir müzesi var


Rus Tarihi kayıtlarına göz atınca Vodka'ya ilk olarak 1474 yılında rastlanıyor. Bu tarih aynı zamanda 3. İvan'ın 'Ekmek şarabı'nın üretim ve satımı için ilk devlet tekelini kurduğu tarih.Bu tekelin kurulma sebebi ise; ekmek şarabını büyük miktarlarda üretip, hiçbir kuruma bağlı olmadan satan manastırlarla devletin sahip olduğu içki üretim tesislerinin başa çıkamamasıydı.

St.Petersburg'dan Moskova'ya getirilen 'Vodka Tarihi Müzesi'nde Vodka ile ilgili bu ve buna benzer birçok ilginç bilgiyi bulmak mümkün. Müze şimdi İzmailovo'daki 17. yüzyıl ahşap Rus mimarisi örneklerinden birisi olan Tahta Kremlin'de bulunmakta. Müze, ülke tarihinde vodkanın yerinin önemini, ekonomisine, geleneklerine ve kültürüne olan etkisini de yansıtıyor.
Öte yandan Vodka bugünlerde Türkiye'de de çok tüketilen bir içki oldu. Öyle ki, resmi kayıtlarda rakı ile başa baş gidiyor. Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de piyasaya çıkan yeni bir vodka yapılan tadım testleri sonuçlarına göre dünyanın en iyileri arasında gösteriliyor. Bu votkanın en büyük özelliği ise yapımında yüzde 100 üzüm alkolü kullanılması ve dünyada 5 kez distile edilen sayılı votkalardan biri olması. Yumuşak içimi ve şişe dizaynı ile de oldukça iddialı.

Ülkelere göre içimi farklılık gösterse de ben, Rusya'daki içimi ile ilgili bir şehir efsanesini sizlerle paylaşayım;


Çar Petro yenile yenile yenmesini öğrenmiş ve büyük bir zafer kazanmıştır.Zaferin onuruna bir ziyafet düzenlenir.Tüm büyükelçiler,ülkenin ileri gelenleri Çar'ın huzurunda yemek yerken sofraya sert bir içki getirilir. Ağzına götürenin dudaklarını kavuran içkiyi, konukların içmekte zorlandığını gören Çar ayağa kalkar ve "Vod kak!" (işte böyle) diyerek bir dikişte içer.


İçkinin adı o günden beri 'Vodka' olarak anılır.

Moskova'da altın sonbahar

Moskova’da her mevsim ayrı güzel, ama altın sonbahar özellikle dikkat çekici geçer. Ağaçlar önce kızarmaya, sonra turuncuya dönmeye başlar ve hayatlarının sonunu sarı yani altın rengleri ile geçirirler. Bu dönemde şehrin dört yanındaki ağaçlık bölgeler yeşil, kırmızı, turuncu ve sarının uyumlu harmonisi içinde güzelliklerini yansıtır ve adeta fotoğraf severleri kendine çağırır. İşte size bu mekanlardan en popüler beşi...



Aleksandrovsky Sad Aleksandrovsky Sad, Kremlin’in batı duvarı boyunca uzanır. 19.yüzyıl başında Manej meydanı olarak da bilinen bu bölge olduğu gibi Neglinnaya nehrinin su yatağıydı. Napolyon’a karşı kazanılan bir zaferin anısına Çar I. Aleksandr nehrin bir boru yardımı ile yer altına saklanmasına ve bu bölgeye güzel bir bahçe yapılmasına karar verir. Halen bu nehir yer altındaki gizli borularda akmaktadır. Bahçe 3 parçadan oluşur. Aşağı bahçede saat başı nöbet değişimi yapan askerlerin bulunduğu Meçhul Asker Anıtı ve Sonsuz Meşale, orta bahçede Grotto Harabeleri ve Yukarı bahçede Romonov Hanedanlığının 300. yılının anısına dikilen Obilisk bulunmaktadır.

Kolomenskaya Parkı Kolomenskaya parkı tüm zamanların görkemli bir karışımı gibidir ve sadece Moskova Nehri kenarında büyük bir park değil, aynı zamanda bir açık hava müzesidir. İçerideki pek çok kayda değer mimari eser 16.yüzyıl dönemine aittir. Bu eserlerden en önemlisi, kuşkusuz 16.yüzyılın başında Korkunç İvan’ın doğumunu kutlamak amacıyla yapılan büyük, beyaz, taş İsa’nın Göğe Yükselişi Kilisesidir. Aynı zamanda parkın içinde Rus ahşap mimarisinin en güzel örneklerini de görmeniz mümkün. Bunlardan biri Büyük Peter’in ahşap evidir. Kolomenskaya’nın doğası en az ahşap evleri kadar görkemlidir. Birçok çeşit çiçeğin süslediği parkta 700 yıllık meşe ağaçları, 200 yıllık dişbudak ağaçları özel koruma altında sergilenir. Rus mutfağından örneklerin, özellikle Rus krebi olan blinin en güzellerini yiyebileceğiniz küçük ahşam restoranlar, barlar, kafeler bulunmaktadır. Ayrıca küçük bir açık tiyatro sahnesi de bulunan parkta hafta sonları at kiralanabilir. Şu anda perkta bal pazarı da bulunmakta ve birbirinden lezzetli yüzlerce çeşit bal Ekim sonuna kadar burada sergilenecek.

Kuskova Parkı ve Malikanesi Moskova’nın güneydoğusunda yeralan bu ihtişamlı malikane ve parkın tarihi onsekizinci yüzyıla dayanır. İnanılmaz derecede zengin olan Earl Sheremetyev, nefes kesici bir saray yapılmasını ve etrafının fıskıyeler ile süslenmesini ister ve bu malikane oluşur. Yazlık olarak kullanılan malikanenin etrafı Fransız bahçeleri ile süslenir. Rus ve İtalyan usta heykeltraşların yaptığı mermer heykellerin süslediği caddede yürürken karşınıza küçük pavilyonlar çıkar. Bu pavilyonların herbiri bir ülkeyi temsil eder, İtalyan evi, Hollanda evi gibi. Bu evlerin herbirine çok iyi bakılmaktadır ve ziyaretçilere açıktır. Büyük taş portakallık olarak adlandırılan bina ana sergi salonu olarak kullanılmaktadır ve burada çok zengin bir seramik kolleksiyonu sergilenmektedir. Ana malikane, çevresi patikalar ile çevreli bir göle bakmaktadır. Gölün diğer tarafında plajlar, çocuk bahçeleri, gölgeli patikalar ve büyük bir park yer almaktadır. Yunosti Ulitsa 2 numara

Arhangelskoe Sarayı ve Bahçesi Arhangelskoe Sarayı sadece 18 ve 19. yüzyıla ait yapıları ile değil görkemli bahçesi ile de ziyaretçilerin sıkça tercih ettiği bir yer olmuştur. Bahçe içerisinde en eski yapı 1667 yılında inşa edilmiş Başmelek (Archangel) Mikail Kilisesidir. Malikanenin adı da bu kiliseden gelmektedir. Bu sarayı 1780’lerde mimar Charles de Guerne tarafından Prens Nikolay Golitsin için yapmıştır. Golitsin’in ölümünden sonra saray Prens Nikolay Yusupov’a satılmıştır ve Yusupov komplekse neo-klasik binalar ekletmiştir. Sarayda görülmeye değer bir sanat kolleksiyonu olduğu gibi mobilyalar, giysiler ve eşyalar da halen sergilenmektedir. Formel bahçeler 18. yüzyılda düzenlenmiş olup 18. yüzyıl klasik heykelleri ile süslenmiştir. Aynı zamanda Yusupov’un konser, parti ve keyfe düşkünlüğü nedeniyle 1819 yılında inşa edilmiş küçük kapris sarayı da görülmeye değerdir. açık olup Pazartesi ve Salı günleri ile her ayın son Çarşambası kapalıdır. Tuşkinskaya yönünden Moskoca’nın 20 km batısında olan Arhangelskoe’ye metro Tuşkinskaya’dan 549 numaralı otobüsle ulaşılabilir.

Vorobryovy Gory (Serçe Tepeleri) Moskova Devlet Üniversitesi(MGU)’nin bahçeleri olarak da bilinen Serçe Tepeleri doğal güzelliğinin yanında harika bir de panaromik görüntüye sahiptir. Moskovalılar kadar turistlerin de beğeniyle gezdiği parkın üniversite tarafından gece manzarası özellikle görülmeye değerdir. Parka günbatımına doğru giderseniz teleferiğe binmeyi ihmal etmeyiniz. Günbatımının Gece mavisi ve kırmızıya buluştuğu o dakikalar en güzel teleferikteyken karşınıza çıkar. Oldukça ağaçlık olan bölgede sonbaharda mükemmel bir görüntü oluşur. Sanki bir ressamın tablosundan fırlamış gibi, sanki her bir yaprak o ressamın fırça darbesiymiş gibi. Bu tabloya dahil olmak için Vorobryovy Gory Metrosundan çıkmanız yeterli…

Kızıl Meydan'da Alışveriş Keyfi


Moskova’nın büyük ve en güzel alış veriş merkezlerinden birisi olan GUM’un Neo-Rus ön cephesi Kızıl Meydanın neredeyse tüm doğu kanadını kaplar. 1890-1893 yılları arasında Alexander Pomerantsev tarafından yapılmış olan binanın Rus orta çağ mimarisi ile zarif, çelik iskelet yapısı ve cam çatısı Paris ve Londra tren istasyonlarının yüzyıl başındaki yansıması gibidir. Bu üç katlı modern alışveriş merkezi Moskova merkezindekilerin içinde en büyüğüdür. Bu bina 1825 yılında ticaretin yapıldığı eski bir binayı yenilemek için yapılmıştır. O dönemde bu eski bina 1200 tane mağaza ve standla Moskova’nın en canlı pazarı idi.

1917 devriminden sonra alış veriş merkezi devletleştirildi ve adı GUM olarak değiştirildi. Ticari hareketlilik 1928 yılına kadar sürdü, ta ki Stalin’in ilk beş yıl planı içine alınıp bina ofis olarak kullanılmaya başlayana kadar. Gum binası 1932 yılında Stalin’in eşi Nadejda’nın intiharından sonra, O’nun vücudunun sergilenmesi için yeniden halka açıldı. Nadejda daha sonra Kızıl Meydan’daki birçok afiş, fotoğraf ve Sovyet propaganda materyalinde kullanıldı. Son olarak 1990’ların başında bir Türk şirketinin restore etmesiyle alış veriş merkezi yeni mağazaları, gösterişi ve şık vitrinleri ile yeniden hayata döndü.


Gum’un zarif iç dizaynı, ortada fıskiyeli bir havuza paralel 3 katlı 3 koridordan oluşur. Cam tavandan sızan ışık, hediyelik eşya standlarını ve birbirinden şık, gösterişli ve gözalıcı vitrin dizaynına sahip yabancı ve yerli mağazaları aydınlatır. Mağazaların fiyatları yüksek olsa da kalitesi kendini hemen belli eder. İçeride yeralan birçok restoran, fastfood ve kafede lezzetli yiyecek seçeneklerini bulabilirsiniz. Bu kafelerin içinde hiç kuşkusuz Basco kafe hem Kızıl Meydan manzarası hem de kalitesi ile diğerlerinden ayrılır. Bunun yanı sıra koridorda yer alan açık kafelerde oturup, koridorlarda uçan kuşları ve alış veriş yapanları izleyerek dinlenebilirsiniz.
Bu inekler de ne böyle demeyin Bir mağazanın tanıtım kampanyası... Bütün alışveriş merkezi bunlarla dolu ve hepsi birbirinden harika desen ve renklerle boyanmış...

Bu ağaç oldukça büyük yaklaşık 8 metre boyunda ve üzeri swarovsky kristalleri ile süslü. (Resmi çektiğimde yeni makinamı henüz almamıştım elimdeki makina ile ancak bu kadar çıkmış )
Soldaki kırmızı giysili, sakallı ihtiyarı tanımışsınızdır. Noel baba (Rusçası Deduşka Maroz-Buz dedesi)...Soldaki mavi giysili mi O deduşka marozun torunu sniguruçka yani kartanesi
Yılbaşı zamanı kızıl meydan ve dolayısıyla Gum'un duvarları öyle güzel ışıklandırılıyor ki, sanki yıldızlar Gum'un duvarlarına düşmiş...

Gum 1990'daki restarasyondan sonra ilk açıldığında vitrinler bile yokmuş, o dönemde ben burada değildim. Mağazaların içinde, karton kutularda son derece kalitesiz ürünler çok ucuza satılıyormuş. Ancak şimdi, dünyaca ünlü markalara ev sahipliği yapıyor. Her kesime hitap eden mağaza var diyemiyorum çünkü ciddi anlamda pahalı bir yer. Ama indirim zamanı bazen çıkıyor birşeyler işte ) Onun dışında kafeleri çok güzel... Hele birinci katta kızıl meydana karşı bir Basco Cafe var ki sormayın... Bir kahve fiyatına başka yerde yemek yenir ama meydan ve St.Basil katedrali en güzel bu kafenin camlarından görünür... Hele kışın lapa lapa kar yağarken keyfine doyum olmaz...

Gum ben Moskova'ya geldiğimden beri alışveriş için olmasa da gezmek ve hoş zaman geçirmek için vazgeçemediğim mekanlardan birisi... Bir diğeri de Detski Mir ama bu da bir dahaki sefere ;)

25 Eylül 2007 Salı

Hayata bir fotoğrafçının objektifinden bakmak


Her sene elektronik posta adresime bir yağmur gibi düşer bu fotoğraflar. Bazen dünyanın güzel bir köşesinden çekici bir manzara, bazen vahşi ormanda doğanın en harika yaratıklarından biri, bazen de hayatın acı tatlı gerçekleri yer alır o karelerde. “Son 25 yılın en harika fotoğrafları”, “National Geographic’in geçen yılki muhteşem kareleri” ya da “Geçen yılın unutulmaz anları” gibi isimleri vardır o maillerin. Çoğu zaman bu mailleri silemem, çünkü kıyamam. Biriktikçe birikir bilgisayarın bir köşesinde.

Bu nedenle Moskovalife sitesinde World-Press Photo 2007 sergisi haberini ilk gördüğümde onları yakından ilk defa görme şansını da yakalamış oldum. Elbette bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydim. İlk fırsat bulduğumda değil bir an önce fırsat yaratarak gittim sergiye. Ya sayıları bana az geldi ya da bakmaya doyamadım çabuk bitti gibi geldi bilemiyorum ama sergiyi bir baştan diğerine gezdikten sonra yeniden ve yeniden dönesim geldi fotoğraflara. Bu fotoğraflarda herşey vardı ama bazılarında hiçbir şeyi hatta umutları olmayan insanlar vardı. Bazılarında vahşi bir hayvanın avı vardı bazılarında vahşice avlanmış insanlar. Herbirinin ayrı bir hikayesi vardı, herbirinin hikayesi kendi içinde hüzünlü, umutlu ya da korkunç, şaşırtıcı olabiliyordu. Şunu düşündüm; bir insan bir makina ile nasıl bunu yapabilir? Bunca duyguyu bir kare ile nasıl yansıtabilir? Bu gerçekten büyük bir beceri, büyük bir sanat herşeyden önemlisi büyük bir yürek gerektirir. O sahneler karşında olmak ve bunu görüntüleyebilecek kadar cesur olmak. Günlük hayattaki ufak aslında çok ufak olan kaygılarımızın altında bu kadar ezilirken biz, onlar böylesine büyük duygular karşısında sanatları ile konuşuyor, hatta haykırıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bu haykırışlarını bizlere kadar ulaştırıyorlar.

Bir Amerikan denizcisi ile evlenirken Renee Kline onları fotoğraflayan sanatçıyı düşündüm. O kızın gözlerindeki ifadeyi yakaladığında ne hissetti... Portreler dalında birinci olan ve Nina Berman’ın çektiği bu karede o gencecik ve şaşkın, ne yaptığını bilmez, üzülmekle acımak hatta korkmak arası bakan bakışlarını fotoğrafa yansıttığında... Nişanlısı olan ve bir bombada yaralanan hatta ölümden dönen, belki bir zamanlar belki hala deli gibi aşık olduğu TyZiegel’in yanında duran bu kadın o fotoğrafı çektirirken ne hissediyordu acaba.? Yüzünün yarısı gitmiş, vücudunun çoğu yanmış bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi yanında duran TyZiegel ile evlenmek üzere olan kızın bakışlarında ne yakalamıştı Nina Berman.



Ya da 76 yaşına gelmişken ünlü aktör Clint Eastwood, Burbank’da iyimserliği ve iyiliksever ruhu adına Legion d’Honneur ödülünü almışken çektirdiği fotoğrafın üçüncülük ödülü alacağını düşünmüş müdür acaba? Damon Winter bu fotoğrafı çekerken milyonların tanıdığı bu yaşlı adamı nasıl göstermek istemişti, nasıl yakalamıştı çizgilerle dolu yüzünde istediği ifadeyi? Onurla ve bir o kadar da yılların verdiği tecrübenin güveniyle gülümsemeden bakıyordu ama insan içinden işte bu yaşlı adam, harika oyuncu ve o harika bir insan dedirten bir kareyi yakalamak her halde herkese nasip olmaz. Oysa o orda yüzününde hiç de sevimli bir ifade olmadan, hatta biraz somurtarak, hani yaşlı keçi dedirtecek bakışlarla bakmış ama insanın içine işlerken farklı yansıyor fotoğraf.

Umutlar nerede biter ya da umutsuzluk nerede başlar? Bir fotoğrafçı umutsuzluğun ve umudun buluştuğu anı nasıl fotoğraflar? Pep Bonet Spor konusundaki ikincilik ödülünü alırken bunu öyle başarmış ki, tek bacakları olmayan futbol oyuncularını maça hazırlanırken fotoğrafladığı kareleri görünce insan hem derin bir üzüntü hem de umuda olan bağlılığa karşı büyük bir saygı duyuyor. Yerde tek bacaklarını esneten bu Sierra Leone’li sporcuların toprağa çizdiği saha ise diğer bacaklarının olması gereken ama onun yerinde olan değneğin hemen yanında.




Bu fotoğraflarda hayat var. Savaşın kalıntıları arasında oyun oynayan bir çocuk, ölen çocuğunu eller üzerine çıkarmış bir baba, vurulmuş bir asker, dua edenler, yardım edenler, futbolcular, kazananlar, kaybedenler, yardım isteyenler, yani hayata dair herşey. Ama bunlar sadece duyguları belgelemek için çekilmiş kareler değil, bunlar tüm dünyanın duyması, görmesi gerekenleri gözler önüne sermek için çekilmiş fotoğraflar. Gözlerimizi sıkı sıkıya kapatıp kendi içimizde yaşadığımız hayatta, aslında kocaman açık gözlerle bakmamız gerektiğini hatırlatan fotoğraflar.

Peki yazılara, sayfalara, kitaplara sığmayan bunca duygu, bunca kelime, cümle varken nasıl oluyor da bir fotoğrafçı hepsini bir kareye sığdırır? Öğrenmek istiyorsanız sergi hala devam ediyor, gözlerini açık tutanlar için.

Dikkat! Kapılar kapanıyor, bir sonraki istasyon...

Moskova Metrosu

Moskova’ya ilk geldiğimde anladım ki ilk olarak metroyu nasıl kullanacağımı öğrenmeliyim. Çünkü, bu büyük şehirde bir yerden diğerine ulaşmanın en ekonomik, en hızlı ve en rahat yolu yeraltından geçiyor. Ancak bilmediğim birşey vardı ki, o da metro istasyonlarının beni ne kadar şaşırtacağı. Özellikle Kaltsovaya Liniya yani kahverengi hat üzerindeki istasyonlar ve merkezdeki birçok istasyon müzeden ya da bir sanat galerisinden farksız. Zaman içinde Moskova’da değişik yerlere gittikçe, bu yeni istasyonları keşfetmek bana ayrı bir keyif vermeye başladı. Araştırdıkça bu istasyonlar hakkında beni çok etkileyen bilgiler öğrendim.

Tarihi özellikleri ve güzelliğinin yanısıra Moskova Metro’su, trafiğin yoğun olduğu bu şehirde bir kurtarıcı da oluyor. Eğer trafiğin ortasında sıkıntılı saatler geçirmek istemiyorsanız “M” yazan bir kapıdan içeri girmek yeterli olacaktır. Moskova metrosunu, hergün yaklaşık 8 milyon insan kullanıyor. 8 milyon insan yanılıyor olamaz...

Fakat bu büyük, kullanışlı ve güzel ağ bir seferde karar verilip yapılamaz. İlk olarak devrimden önce gündeme gelir. Balinskiy 1902 yılında bir metro projesi hazırlar, ancak proje hem şehrin görünümünü bozacağı, hem de tarihi binalara zarar vereceği gerekçesiyle engellenir. Bu proje ilk defa gündeme geldiğinde yerel bir gazete, “Rus halkının Moskova’da değerli gördüğü herşeye yönelik, insanı sersemleten, utanmazca bir tecavüz” olarak yorumlar. Elbette o zamanlar, Moskova Metrosunun, ulaşımın temeli olacağı ve milyonlarca insan tarafından kullanılacağı tahmin edilemez.









Ancak 1912 yılında Knorre isimli bir mühendis metro projesi ile ilgilenir. Bu defa da 1. Dünya Savaşı başlar, ardından devrim olur ve Moskovalılar metroya bir kez daha kavuşamazlar. Şehrin bu metroya ihtiyacı vardır ve sonunda 1931’de, Stalin döneminde metro projesi kabul edilir. Metronun yapım görevi Nikita Kuruşçev ile Lazar Kaganoviç’e verilir. Sovyetler Birliği’nin dörtbir yanından erkek ve kadın işçiler getirilir. Ayrıca Kızıl Ordu ve Kominist Genölik Birliği’nin (Komsomol) 13 binden fazla üyesi de metro yapımına katılır. Onların anısına Kaltsovaya Liniya üzerinde Komsomolskaya isiminde bir istasyon bulunmaktadır.

İlk olarak, Sokolniki’yi Park Kulturi’ye bağlayan Sokolichneye hattı açılır. 11.6km’lik hattın yapımı 1935’de tamamlanır ve ilk 13 istasyon Mayıs ayında açılır. Bu hattın yapımında çalışanlara madalyalar verilir, çok büyük önemi olan Lenin Nişanı ile ödüllendirilir. Bunu takip eden dört yıl içinde inşaat hızla devam eder, 1939 yılında 1 milyondan fazla yolcuya hizmet veren 22 istasyon açılır.





Metro istasyonlarının iç dekorasyonlarında SSCB’nin en iyi sanatçıları görevlendirilir. Bunların çoğu devrim, Sovyetler’de yaşam, ulusal savunma gibi temaları işler. Moskova Metrosunda gezilmeye değer birçok istasyon bulunmaktadır. Sanki herkese açık bir müze gibi. Bu istasyonları gördükçe, metro benim için sadece ulaşım amaçlı kullanılmaktan çıktı ve bu istasyonları daha bilinçli gezmeye çalıştım.


13 Mart 1938 yılında, tasarımı Duşkin’e ait olan Ploşçad R*******yutsi (Devrim Meydanı) istasyonu açılır. Ana salonunda mermer kaplı kemerler, kemerlerin iki yanında Matyev Manizer’in yaptığı gerçek boyutlardaki bronz heykeller yer alır. Bu heykellerde Kızıl Muhafızlar, işçiler, denizciler, sporcular, çiftçiler, kadınlar sosyalizmin öncüleri ile birlikte betimlenir.


Gorkovsko-Zamoskvoretskaya hattının en önemli istasyonu olan Mayakovskaya, aynı zamanda 2. Dünya Savaşın’nda sığınak olarak da kullanılır. New York Fuarında Büyük Ödül alan istasyonun tavanını sanatçı Deyneka’nın mozaikleri süsler. Ana salonu paslanmaz çelik ve mermer sütünlar destekler. Mozaik panolarda Sosyalist ülkenin bir günü anlatılır. Sırasıyla sabah saatlerini anlatan aydınlık ve açık renklerden başlar, ortaya geldikçe, geceye doğru koyulaşarak devam eder ve sonra tekrar gündoğumuna doğru gider. Aynı zamanda ünlü şair Vladimir Mayakovski’nin bir heykelinin de bulundığu istasyon, adını bu şairden alır.


2. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında savaş temaları öne çıkmaya başlar. 1943 yılında, henüz 2. Dünya Savaşı devam ederken açılan Novokuznetskaya metro istasyonu gibi. Mimarları Vladimir Gelfreyh ve İgor Rojin olan Novokuznetskaya’nın duvarlarındaki firizlerde Minin, Pojarski, Mareşal Kutuzov gibi savaş kahramanları tasvir edilir. Sanatçı Nikolay Tomski’dir.


Bazı istasyonların dekorasyonlarında halkı teşvik amacı gözetilir, 1940 ve 50’lerde yapılan çoğu istasyonda Sovyet rejminin erdemleri üzerinde durulur. Teatralnaya’daki (1940) tavan panallerinde, Sovyetler Birliği’nde yaşayan farklı kültürler ulusal giysileri ile resmedilir, Sovyet Cumhuriyetleri’nin sanatları methedilir.


Sade ve zarif çizgilere sahip, tasarımcısı Duşkin olan Kropotkinskaya istasyonunu adını Prens Pyotr Kropotkin’den alır. Zistasyonların yer üstündeki tasarımları bile propaganda amaçlı yapılır, Arbatskaya istasyonunun girişinin Sovyet yıldızı şeklinde olması gibi.


50’li yıllarda açılan Kaltsovaya Liniya hattı, Moskova merkezini halka şeklinde çevreler. Moskova metrosunda bazı istasyonlarda farklı metro hatlarına iki ya da daha fazla aktarma yapılabilir. Bu istasyonlardan biri olan Novoslobodskaya metrosu 1952 yılında açılır ve ana salonun tavanında ressam Korina’ya ait görülmeye değer “Tüm Dünya Barışı” temalı mozaik yeralır.


Yine Kaltsovaya Liniya üzerindeki Beloruskaya (1952), adını yakınındaki tren istasyonundan alır. Kır manzaralı mozaikler ve Beyaz Rusya’ya özgü halı desenleri ile süslenmiş zemin ilgi çekicidir. Kievskaya (1937-1954) istasyonundaki mozaiklerde tarımdaki bolluğu kutlayan sağlıklı, mutlu köylüler ve Rusya ile Ukrayna arasındaki dostluk betimlenir.


Sovyet anlayışında spor başarıları çok önemlidir. Park Kulturi (1935-1949) istasyonunda Sergey Rabinoviç’in ikiz temaları bu başarıları anlatır. Buzda paten kayanlar, satranç oynayanlar, dans edenler ana salonda, nişler üzerinde mermer rölyeflerdeki madalyonlar üzerinde resmedilir.


Komsomolskaya’da ise gülpembesi mermer sütunlar ve Yevgeni Lanseray’ın kahraman metro işçilerini gösteren İtalyan çinili panelleri bulunur. İstasyonu ünlü mimar Aleksey Sçusev tasarlar ve Pavel Korin’e ait askeri resmi geçitleri ile tarihteki ünlü Ruslar’ı anlatan altın mozaikler yeralır. Bu istasyon da New York Dünya Fuarı’nda ödüllendirilir.




Metro istasyonları Moskovalılar’a sadece ulaşımda hizmet vermez. İlk yapılan istasyonlar, savaş sırasında sığınak olabilecek şekilde tasarlanır. 1941 yılında Alman askerleri Moskova yakınlarına geldiğinde, Mayakovskaya metro istasyonu karargah olarak kullanılır. Kızıl Ordu’nun cepheye gitmesinden önce Stalin bu istasyondaki merkez salonda genarallere seslenir. Çistye Prudi istasyonu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Genel Kurmay Karargahı olarak kullunılır. Stalin ve danışmanları ilk saldırı planlarını burada yaparlar.


Bunun dışında, metro raylarının, istasyonların yapım çalışmalarının, tarihleriyle, fotomontajlarıyla sergilendiği Metro Müzesi Sportivnaya istasyonunun üzerinde yer alır. Sinyal noktaları, bilet gişeleri, tren ve asansör modelleri, aslına uygun yapılmış bir makinist kabini ve 1935 yılında satılan ilk bilet de bu müzede sergilenir.


Moskova’da görülebilecek onlarca müze, park, tarihi mekan olmasının yanısıra, oralara ulaşımımı sağlayan metronun da en az onlar kadar güzel olduğunu görmek bende hayranlık uyandırdı. Zaman zaman kitabımı alıp, bir metro durağında oturup, gelen geçeni seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamam. Bazen duvardaki bir mozaiğin, bazen de bir sütuna yerleştirilmiş heykelin ayrıntılarında kaybolurum. Moskova Metro ağı tarihi ve güzellikleri ile, her daim açık bir müze gibi farkedilmeyi bekliyor...


Dikkat! Kapılar kapanıyor, bir sonraki istasyon...

Kolomenskaya Parkı'ında Altın Sonbahar

Moskova'da her mevsim ayrı güzel ancak altın sonbaharın muazzam renkleri insanı bir başka cezbeder... Ben de 9 yıldır düzenli olarak yaptığım "Altın sonbahara merhaba" gezimi geçtiğimiz pazar yaptım. 250'ye yakın fotoğraf çektim... Şansıma parkta bir de bal pazarı vardı, çeşit çeşit bal aldım...






Kolomenskaya parkı tüm zamanların görkemli bir karışımı gibidir ve sadece Moskova Nehri kenarında büyük bir park değil, aynı zamanda bir açık hava müzesidir. 16.yüzyıldan kalma giysileri ile sizi parka davet eden görevliler gördüğünüzde şaşırmamalısınız. Çünkü içerideki pek çok kayda değer mimari eser bu döneme aittir. Bu eserlerden en önemlisi, kuşkusuz 16.yüzyılın başında Korkunç İvan’ın doğumunu kutlamak amacıyla yapılan büyük, beyaz, taş İsa’nın Göğe Yükselişi Kilisesidir. Güzel havalarda Nehre karşı yükselen bu görkemli kilisenin bahçesinde din adamlarının çan gösterilerini izleyebilirsiniz. Aynı zamanda parkın içinde Rus ahşap mimarisinin en güzel örneklerini de görmeniz mümkün. Bunlardan biri Büyük Peter’in ahşap evidir. Kolomenskaya’nınm doğası en az ahşap evleri kadar görkemlidir. Birçok çeşit çiçeğin süslediği parkta 700 yıllık meşe ağaçları, 200 yıllık dişbudak ağaçları özel koruma altında sergilenir. Kışın kızak ve benzeri kış sporları için uygun tepeciklere sahiptir.Yazın ise açık bahçelerinin de olduğu Rus mutfağından örneklerin, özellikle Rus krebi olan blinin en güzellerini yiyebileceğiniz küçük ahşam restoranlar, barlar, kafeler bulunmaktadır. Ayrıca küçük bir açık tiyatro sahnesi de bulunan parkta hafta sonları at kiralanabilir. Zaman zaman sergiler de yapılan parkta sık aralıklarla bal sergisi de açılır.


Kolemenskaya parkının 3 güzel özelliği var. Birincisi şehir merkezine, dolayısıyla evime çok yakın olması, ikincisi kışın kızak için harika bir mekan olması ve üçüncüsü park içindeki tahta kulubelerde Moskova'nın en güzel blinilerinin (krep-akıtma) yapılması. Parka gidip de kırmızı havyarlı ya da ballı ve muzlu blini yenmeden dönülür mü ? Dönülürmüş meğer, çünkü bal pazarında o kadar çok balın tadına baktım ki bir şey yiyecek halim kalmamıştı doğrusu ama paket yapıp eve getirmeme kimse engel olamazdı elbet Aslında Rus krebini yani bliniyi farklı kılan içine konan malzemeler. Yoksa hamuru bildiğimiz hamur. Ama kırmızı havyar burada çok ucuz olduğu için havyarlı blini her zaman uygun fiyatlı ve cezbedici oluyor. Bir de Rus balı konan bliniler var ki tvarok (bir çeşit krema) ile yapılanlarla yarışır doğrusu.

Bu kadar yemekten bahsetmek yeter sanırım Parkta 4.5 saat durmadan yürüdüğümü farketmem ancak arabaya varıp oturmamla oldu. Önce bacaklarımın neden bu kadar sızladığını anlamaya çalıştım, sonra arabanın saatini gördüm... Ama tüm yorgunluklara değen bir geziydi... Daha sık tekrar etmem gerek sanırım, hamlaşmışım acısı ertesi gün çıktı...

Park çok renkliydi, yani sadece ağaçlar değil, sanırım Moskova'nın yarısı oradaydı. Elinde kitap, ağaca sarılmış okuyanlar, paten yapanlar, bisiklete binenler, aşıklar (ne yaptıklarını tahmin edersiniz ), resim yapanlar, fotoğraf çekenler (biri de ben ), bol oksijenden sarhoş olmuşlar (bu kesinlikle ben) say say bitmez... Hele bir teyze vardı ki 70'lerinde, aşağıda resmi var, çimlere uzanmış suluboya fırçası elinde, bir kıskandım bir kıskandım... Hatta suluboya defterimi ve boyamı getirmediğime pişman oldum...


Sonuç mu? Sonuçta Türkiye'de aileme tüm gece maillemekle bitiremediğim onlarca fotoğraf... Gerçi seçerek yolladım ama 250 fotoğraf arasından ne kadar seçersen seç yine de çok oluyor Elbette buraya az foto alabildim, üstelik de küçük... Hepsini sığdırmam mümkün değildi... Rüya gibi bir gündü denebilir ama rüyadan çabuk uyandım, malum Pazartesi iş günü... Hatta benim için iş Pazar akşamı başlamıştı bile...

Bir lokma Metro alır mıydınız?


Günde 8 milyon insan Moskova Metrosunu kullanıyor. Belki siz de onlardan birisiniz. Ama hiç aklınıza bir metro vagonunda yemek yemek geldi mi? Metro haritasından istasyon yerine yemek seçmeye ne dersiniz?
Hayır, henüz Moskova Metrosunda böyle bir hizmet yok. Ama geçen gün üç arkadaş kendimize değişik bir restoran arayışı içindeyken, aklıma daha önce sadece bir defa gittiğim bir yer geldi. Taganskaya’daki Metro Restoranı özellikle Türkiye’den gelmiş arkadaşımı götürmek için doğru bir seçim gibi göründü. Metro aslında bir bira restoranı ve Rus mutfağı içeriyor. Çok hoş, ilgi çekici bir dizaynı var. İki katlı restoranın giriş katı aydınlık ve şık olmasına karşın asıl enteresanlık alt katta yatıyor.
Restoranın girişinde, metro kasasını andıran camekan bir bölmede bekleyen garson kaç kişi olduğumuzu soruyor ve bizi üst kata yönlendiriyor ama bakıyor ki çabaları sonuçsuz. Dediğim dedik üç bayan var karşısında. Alt katı ona göstermekte kararlıyım. Garson menüleri eline alıyor ve biz aşağıya iniyoruz. Merdivenin başına geldiğimizde ilk gülümseme... Aşağı inen merdivenlerin Moskova Metrosunun yürüyen merdivenlerden tek farkı yürümüyor olması. Onun dışında görüntü aynı. Merdivenlerin başına gelince aşağı kattaki mavi renkli vagonu görüyoruz ve bir gülümseme daha...
Aşağı inince farkediyoruz ki bu vagonun içinde de masalar mevcut. Vagonun önünde orjinal bir sürücü kabini var ve arkadaki koltuklarda oturunca camdan dışarı bakıyorsunuz, sanki bir metro istasyonundasınız.
Vagonun sağında da iki ayrı salon mevcut. Küçük olan geniş rahat koltuklarla dekore edilmiş. Büyük olanda ise akşamları canlı müzik var. Duvarlar metro vagonlarının resimleri, metro yapımı ile ilgili resimlerle süslü. Önce vagonun içinde oturmak istiyoruz ama tek boş yer var ve üzerinde “ посадки нет” yazıyor. Anlıyoruz ki rezervasyon yapılmış. Büyük salonda bir yer bulup oturuyoruz ve önümüze konan menüleri açıyoruz, olamaz böyle bir şey... Menü bile metro haritası şeklinde. Mavi hatta içkiler, yeşil hatta çorbalar, sarı hatta salatalar, kırmızı hatta sıcaklar... Her yiyecek bir metro ismiyle adlandırılmış. İtiraf etmeliyim ki menüde içki yelpazesi çok geniş olmasına karşın yemekler için aynı şeyi söylememiz mümkün değil. Az sayıdaki seçeneğin çoğu ya balık.
Hafta içi salata, çorba ve sıcak yemekten oluşan menüsü 215 ruble. Ama bu bana çok diyorsanız salata, sıcak yemek ya da çorba, sıcak yemek yiyip 195 ruble ödeyebilirsiniz. Metro restoran öğle saatlerinde oldukça yoğun. Çünkü etraftaki iş yerlerinden bir çok müşterisi var. Bunun yanısıra canlı müzik akşamları güzel bir seçenek olabilir. Neslihan’ın da dediği gibi “Moskova’da Puşkin Cafe’den sonunda Moskova’yı hissettiren bir başka güzel mekan.”
Güzel bir öğle yemeği, havada uçuşan hoş sohbet sözcüklerinden sonra metro bileti şeklinde hazırlanmış, restorana ait kartvizitlerimizi cüzdanımıza, yemeklerin leziz tadlarını damaklarımıza yerleştirip çıkıyoruz.
Bu güzel deneyimi denemek isteyenler için Metro restoran: ул. Верх. Радищевская, д. 2/1, стр. 5, Тел: 915-28-18, 915-29-19 (Ulitsa Verh. Radişevskaya No: 2/1, Giriş 5 Metro: Taganskaya)

Kızıl Meydan


Moskova’nın Kalbi

Başkent Moskova 1147’de kurulmuş olup, şehirde bulunan kalıntılar tarihinin neolitik zamana kadar gittiğini görülmektedir.

Şehrin kalbinde kırmızı hisarları ve 20 kulesi ile Kremlin ve Kızıl Meydan yer alır. Kuşatma sırasında savunma amaçlı yapılan ve düşmana direnmek amacı ile tasarlanan Sabakina Kulesi aynı zamanda gizli bir kaçış tüneli içerir. Tainitskaya (gizemler) Kulesi ise nehre çıkan bir sulatı geçidine ev sahipliği yapar. Tehlike anında şehri uyarmak üzere Nabatnaya Kulesi tepesinde alarm zili bulunmaktadır. Rus ikonları içinde en eski ve en önemli üç tanesi, Kremlin’in bahçasinde göğe doğru gururla yükselen, İtalyan mimar Aristotle Fiorovanti tarafından yapılmış Uspensky Katedrali’nde bulunmaktadır. Bu katedralin bir diğer önemli özelliği ise, çarların taht töreninin burada yapılmasıdır ve halen Korkunç İvan’ın tahtı girişte durmaktadır. Bunların dışında 14.yüzyılda yapılan Büyük Kremlin Sarayı ve altın kubbeli Büyük İvan’ın Çan Kulesi de Kremlin’in surları içinde yer almaktadır. Blagoveshchensky Katedrali III.İvan için inşa edilmiştir ve bakır kubbeleri, gösterişli yer döşemeleri ile muhteşem bir dekorasyona sahiptir.Çok ender bulunan bir ikon kolleksiyonu ve 16. yüzyıl freskleri bulunmaktadır. Kazan Katedrali ise yeniden restore edilmiştir. Faceted Chamber’daki duvarların tarihi 15.yüzyıla kadar uzanmakatdır ancak ne yazık ki bu Chamber halka açık değildir.

Kremlin’in surlarının hemen yanında büyük ve gösterişli Kızıl Meydan yer alır. St.Basil Katedrali (1555-60) meydanın sonunda yer alır ve parlak renkli, soğan kubbeleri ile meydana masalsı bir hava katar. Bir söylentiye göre Korkunç İvan bu kubbeleri ve nakış gibi işlenmiş katedrali o kadar beğenir ki mimara “Bundan bir tane daha istesem yapar mısın?” diye sorar. Mimar da yapabileceğini söyleyince, İvan bir eşi daha olmasın diye mimarın gözlerini dağlar. St. Basil’in hemen karşısında 1491 yılında Pietro Antonio Solario tarafından inşa edilmiş olan,Kremlin’in asıl girişi Spassky Kapısı bulunur. Bunun dışında Kızıl Meydan içinde Devlet Tarih Müzesive Lenin’in mozelesi görülmeye değer yaerlerdir.

Moskova Tarihi Müzesi


Yaşadığımız şehri ne kadar biliyoruz acaba... Sadece sokakları, müzeleri değil. Moskova’yı Moskova yapan tarihi gelişimini ne kadar merak ediyoruz. Bunu merak edenler için Moskova’da bir müze var. Bu müze bize hem Moskova’nın aslında ne kadar yaşlı hem de ne kadar büyük olduğunu hatırlatıyor.

Moskova Tarihi Müzesi şehirdeki en eski müzelerden birisidir. Kolleksiyonun temeli 1896’da Nijny Novograd’da yer alan tüm Rus sanatsal ve endüstriyel sergisindeki, Moskova pavilyonundaki eserler üzerine kurulur. Müze ismini ve yerini yüzyıllık tarihi içinde birçok defa değiştirir. 1921 yılında müze Moskova Belediye Müzesi adı altında, 17. yüzyıla ait bir anıt olan Sukhereva Kulesinde yer alır. Moskova’nın yapılandırılması ile ilgili planı uyarınca 1935 yılında müzenin ismi ve kolleksiyonunun içeriği değiştirilir. Bu tarihte müze Moskova’nın tarihi ve yapılandırılması adını alır ve Theologian John Kilisesi içine taşınır ve hala daha buradadır. 1987’de müzenin ismi Moskova Trihi Müzesi olarak değişir.

Müze, D’yakova Kültürü ile ilgili özgün bir kolleksiyon ile beraber Moskova bölgesindeki arkeolojik kazılar, tarihi merkezler ve gömü yerleri ile ilgili büyük bir kolleksiyona sahiptir. Müzede oldukça zengin bir plan ve harita kolleksiyon vardır ki Moskova’nın gelişiminin ve tarihinin tüm detaylarını görmek mümkün. Bu kolleksiyondaki sanat materyalleri de Moskova’nın tarihini sanatsal bir formda sunmakta, burada yaşanan hayatı, gelenekleri, resimler halinde yapılandırmakta ve günlük yaşamın çeşitli detayları ile yansıtmaktadır. Bu resim ve grafik çalışmalarında iki tür çalışma vardır. Şehir, çevre düzenlemeleri ve portreler. Müzedeki binlerce negatif ve fotoğraflar ile Moskova’nın 19.yüzyıl sonlarındaki Moskovalı’ların yaşantısı ve günlük hayat bir belgesel titizliğinde sunulur. Müzedeki döküman kolleksiyonu oldukça geniş olup Moskova Belediyesi’nin 16.yüzyıldan bugüne tarihi, politik ve ekonomik gelişmeleri ile ilgili oldukça yüklü bir bilgi sunmaktadır. 16.yüzyıldan bugüne nadir bulunan kitaplar, politik, tarih, kültür ve şehrin ekonomisi dışında şehrin ilgili dönemindeki ünlü kişilerini, önemli olayları ve şehrin göze çarpan önemli kişiliklerini belirtmektedir. Buradaki ayrıca dini kitaplar kolleksiyonu Moskova’nın civarını tanıtan rehber kitapları ve resimli basımlar en değerli eserleridir. Birçok ödül, madalya ve onbinlerce obje kolleksiyonun birbaşka parçasıdır. Kolleksiyonda ayrıca porselen, cam ve seramik eserler vardır ve bunların çoğu Rusya’daki Yamburg, Petersburg, Nikolo-Bakzmetievsky cam fabrikası, Maltsevs fabrikası, F.Gardener, A.Popov, Kornilovs, İmparatorluk Porselen Fabrikası, M.Kuznetsov, Gzhel fabrikalarının 18. ve 20. yüzyıllar arasındaki eserlerini içermektedir. 20.yüzyılda müze özgün bir objeler kolleksiyonu oluşturarak şehir kostümleri, aksesuarları, mobilyaları, saatleri Rus ve Avrupa ustalarının baş eserleri buradadır.

Moskova Modern Sanatlar Müzesi



Aralık 1999 yılında, 18. yüzyılın önemli anıtlarından birisi, ünlü Rus mimar Matvei Kazakov tarafından yapılan Gubin Malikanesinde açılan Modern Sanatlar Müzesi, ilk olarak Sanat Akademisi Müdürü Zurab Tsereteli özel kolleksiyonu üzerine kurulmuştur.
Müzede, birçok ünlü yabancı sanatçının eserleri sergilenmektedir. Özellikle Armand tarafından yapılan heykeller, ünlü İtalyan mimar Arnaldo Pomodoro’nun “güneş diski” görülebilecek önemli eserlerdir. Yabancı deneysel formların içinde özellikle Japon konseptualist Yukinory Yanagi’nin eseri “bağımsız devletler topluluğu karınca çiftliği” ile günümüzün birçok sanat akımına ve teknolojisine özgün eserler yer almaktadır. Avrupa ve Amerikan sanatının ünlü sanatçıları Pablo Picasso, Fernand Leger, Salvador Dali, Joan Miro ve Rufino Tamayo litografları da burada sunulmuştur.
Rus Avan-garde sanatının kolleksiyonuna özel bir önem verilmiştir. Müze 20. yüzyıldaki dünya çapında ünlü birçok sanatçının eserlerini sergilemektedir. Müze Kazimir Malevich, Alexandra Exter, Natalia Gonchorova, Robert Falk, Ivan Pouni, Vladimir Baranov-Rossine ve David Burlyuk gibi ünlü ressamların 30 eserine ev sahipliği yapmaktadır. Müzeyi ziyaret edenler ayrıca Kandinsky’nin arkadaşı Vladimir İzdebsky’nin iki kompozisyonunu da görecektir. İzdebsky 1917’deki devrimden sonra “Paris anıları” serisi ile tanınmıştır. Bunun dışında ünlü Gürcü artist Niko Prismoni’nin özgün kolleksiyonu da müzede yer almaktadır.
Müze 1950-1970 arasındaki non-konformist sanata adanmış bir sergi de içermektedir. Bu akımın yaratıcılığı Sovyet ideolojisine ters düşmektedir. Bunların içinde V. Nemukhin, E. Steinberg, V. Komar, A. Melamid, O. Rabin, A. Zverev, D. Krasnopevtsev ve diğer bir çok sanatçı sayılabilir.
Aynı zamanda günümüz sanatçılarından Boris Orlov, Dmitry Progov Francisco Infante, Oleg Kulik, A. Brodski, Aidan Salakhov Lena Hades, Valery Koshlyakov ve Serguei Shutov’un da eserleri görülebilir. Bu sanatçılar daha çok “aktüel” sanat olarak adlandırılan bir tarz üzerine çalışmışlardır.
Moskova Modern Sanatlar Müzesi, 20. yüzyılın ilk yarısındaki çalışmaları içermektedir. Rusya ve yabancı ülkelerdeki sanat olaylarının ve trendlerin kontrastları ve bağlantıları üzerine kuruludur. Ayrıca dünya kültürü gelişiminin bütünlüğünü göstermeyi amaçlarken bunun içinde Rus sanatının rolünün de altını çizmektedir.
Aralık 2003’de müze galerilerinini ikinci bir adrese taşımış ve genişletmiştir. Ermolayevsky pereulok üzerindeki sergi salonu da ayrıca Moskova’nın tarihi binalarından birisidir. Bu geniş salonlu merkez oldukça büyük sanat projelerinmi de içermektedir. Bu projelerden birisi de “Artconstituion” (sanat yapısı) adı verilen ve günümüzün yüze yakın Rus sanatçısının çalıştığı bir proje olmuştur. Sonuç olarak burada büyük bir halk ilgidi ve buna paralel olarak da sayısız uluslararası sergi olmuştur. Bunlardan bir tanesi FotoFest (Huston,ABD) tarafından sponsor edilen 260 fotografik eserle (ki bunların 24 sanatçısı ABD, 12 sanatçısı ise Avrupa, Asya ve Latin Amerikalı sanatçılardır) yapılan bir projedir.
Bugün müze sadece kolleksiyonları ve sergileri için tanınmamakta, aynı zamanda sanatsal eğitim merkezi olarak da tanınmaktadır. Modern sanatlar okulu, müze ile beraber çalışır ve yaratıcı studyo çalışmaları içinde 2 yıllık bir programı kapsar. Programın içinde modern sanatlar hakkında dersler, günümüzün görsel sanat teknolojileri çalışmaları ve günümüzün kültürünü çevreleyen entellektüel problemlerin yaklaşımları ile ilgili dersler ve bugünün sanat piyasasının konumu ile ilgili dersler vermektedir.

ВВЦ Bütün Rusya Sergi Merkezi


Çiftçi kızı ve çoban Moskova’da tanıştılar. Ülkenin kuzeyinden gelen çiftçi kızı ile kafkas dağlarından gelen çoban birbirlerine aşık oldular. Böyle bir olay ancak ulusun ana sergisinde olabilirdi. Ünlü Sovyet filmi Swineherd and Sheperd bu romantik hikayeyi anlatıyor ve mutlu insanların gündelik yaşamlarından sahneler veriyor.
Ulusun ana sergisi 20.yüzyılın en büyük fuar projesiydi ve Sovyetler Birliğinin başarılarını gösteriyordu. (İlk ismi Sovyet Birliği Tarım sergisi iken, 1959’da Ulusal Ekonomik Başarılar Sergisi ve son olarak 1992’de Bütün Rusya Sergi Merkezi olarak adlandırılmıştır.) Bu nedenle Moskova’nın kuzeyinde caddeleri ve meydanlarıyla tahta binalardan oluşan bir şehir inşa edildi. Bu sergi 1937 yılında açılıp Kasım devriminin 20. yılını işaretleyecekti. Ama bu tahta pavilyonlar Sovyet liderlerinin görüşleri doğrultusunda başarısız oldular. Stalin, inşaat alanını ziyaret ettikten sonra, bu pavilyonları beğenmedi ve büyük gücün potansiyelini yansıtmadığını düşünerek reddetti. Bu büyük, ideolojik projenin oluşmasını sağlayan mimarlar halkın düşmanı olarak ilan edildiler. Bunun üzerine yeni planlar yapıldı, hiçbir masraftan kaçınılmadı, serginin Sovyet insanı ve politik rakipler üzerinde unutulmaz bir izbırakması için çalışıldı. Toplamda 250 tane, kimisi metal, kimisi mermer, kimisi beton pavilyon diğer ahşap binaların arasına yerleştirildi. Çok güzel fontanlar, görkemli tesisler caddelerde ve bu fantastik şehrin meydanlarında yerlerini aldı. Parkları ve bahçeleri egzotik bitkilerle süslemeyi, hatta girişin yanlarına palmiyeler dikmeyi planladılar. Bunları canlı tutmak için kış boyunca toprak ısıtılacaktı. Gezecekler için metrodaki yürüyen merdivenlere benzer yürüyüş bantları planlandı. Ancak planların bazıları uygulanamadı.

1 Ağustos 1939’da bu sergi kompleksinin açılışı yapıldı. Sergi alanına yaklaşırken misafirler Vera Mukhina tarafından yapılan 25 metrelik fabrika işçisi ve kolektif çiftçi heykelini gördüler. Bu devasa paslanmaz çelik figürler, başlarının üzerinde orak ve çekiç tutan kadın ve erkek figürleri, Sovyetlerin sembolü haline geldi. Şu anda bu heykel restorasyon altında ve 2007 yılına kadar görülemeyecek.

Bir başka heykel, şimdi sökülmüş ve unutulmuş olan, restore edilmeyecek 10 metrelik temel üzerine yerleştirilmiş 15 metrelik Stalin heykelidir. Bu heykelin yerinde şu anda, Yuri Gagari’nin Vostok aracıyla uzaya çıkışını simgeleyen 1964’de dikilmiş olan bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın altında ise uzay müzesi yeralır. Bu müzede Gagarin’in dünyanın etrafında dolaştığı Vostok1 gibi araçlar sergilenir.

Stalin heykeli ideal lideri anlatmak için yapıldı, ama devasa bir idol gibi göründü ve heykelin içinde başka bir Stalin heykeli vardı. Yani Stalin’in içinde bir diğer Stalin gibi. Heykel hazır olduğunda, heykeltraşlar eskizini ne yapacaklarını bilemediler. Yok edemezlerdi çünkü bu politik bir hareket gibi görünebilirdi. Bunun üzerine eskiz olarak hazırlanan Stalin heykeli dev boyuttaki aslının içine yerleştirildi. Sanki birinin içinde diğeri olan matruşkalar gibi.

Sergi olağanüstü başarı kazandı ve ilk ay 3.5 milyon insan ziyaret etti. 1941 yılında sergi sadece 2 ay açık kalabildi. Sovyetler birliğinin Nazi işgaline girmesiyle kapandı. Çünkü sergi merkezindeki tüm çalışanlar Sovyet ordusuna katıldılar ve cepheye gittiler.

Ancak kısa bir süre sonra sergi alanı film stüdyosu olarak yeniden açıldı. Swineherd ve Sheperd filmini izlerken, filmin çekildiği bu sergi alanındaki sahnelerin, yaklaşan bir savaş altında olduğuna inanmak imkansızdır. Oysa bu sırada Nazi uçakları Moskova’yı bombalamaya başlamıştır bile. Sıradan milyonlarca insan için bu film, barış, mutluluk ve huzur dolu bir hayatın kabulüydü ve kominist cennet dünyasının gerçeğe dönmesiydi.

Eğer aralıksız çalan müziği ve sizi mağazalara davet eden anlamsız ve rahatsız edici reklam panolarını, duvarlardaki çatlakları umursamazsanız, bu fantastik şehri yarım yüzyıl önceki haliyle gözünüzde canlandırabilirsiniz.


1954’de sergi bugünkü son halini aldı. 1930’ların temelini koruyarak, daha görkemli ve daha lüks oldu. Giriş 90 metre yüksekliğinde zafer anıtıyla dekore edildi ve ellerinde buğday demeti tutan traktör şoförü ve çiftçi kadın heykeli ile taçlandırıldı. Ana pavilyon Roma tapınağına benzer bir yapıya dönüştürüldü. Bir Roma tapınağı, Babil Sarayı, Gotik Katedral gibi... Pavilyonun önüne büyük bir meydan ve meydana da “İnsanların Kardeşliği” fontanı yapıldı. Bu fontan 16 bronz kız heykeli ile dekore edildi ki bu heykellerin her biri Sovyet Birliği Cumhuriyetlerinin ulusal giysileri içindedir. Her iki fontandan 1 ton su fışkırmaktadır ve suların yüksekliği 8 katlı bir binaya ulaşacak kadardır.Bu fontanın suları her yıl 1 Mayıs’da açılır.Yakınlarda bunun kadar etkileyici bir diğer fontan daha vardır ki o da taç çiçek şeklindedir.

Bu meydanın etrafındaki pavilyonlar Sovyet Cumhuriyetlerini ve ana bölgelerini temsil eder ve buna göre adlandırılmışlardır. Herbiri kendine göre değişik dizayn ve dekora sahiptirler.en güzel pavilyonlardan biri olan Özbekistan, şimdiki adıyla Kültür pavilyonunun girişinde görkemli ve havalı sütunlarla çevrelenmiş etkileyici bir fontan bulunur. Duvarlarında ve giriş kapısında çini ve oyma sanatının güzel örnekleri görülebilir. Bir diğer pavilyon Ukrayna’ya adanmış, duvarlarında çiçek ve meyva motifli seramik paneller olan nişli ve optimistik görünümlü olandır. Çatısında altın mozaiklerle süslenmiş heykeller bulunur.

Sovyetler Birliğinin endüstriyel başarılarını simgeleyen mekanizasyon meydanındaki devasa pavilyonlar da görülmeye değerdir. Ana meydan dağılmış daha küçük boylu ama temalı pavilyonlarla çevrelenmiştir. Bunlardan biri, peri masalından çıkmış bir köyevi gibi görünen, ahşap oymalı ve bronz kız heykelli, diğeri İmparatorluk stili, minyatürlerle süslü bir konak, bir başkası ihtişamlı bir saray, camları gaz lambası şeklinde ve gül motifleri ile süslenmiş, herbiri ayrı güzelliktedir.

Bütün bu heykeller, fontanlar ve yapılar, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sanki bulundukları yere ait değillermiş gibi dururlar. Bu eski ve yaşlı görkemin kalıntılarını korumak için yapılan sonuçsuz çabalar da yavaş yavaş tükenmektedir. Buğdayın altın kulağı fontanı yaşlı bir adamı andırmaktadır. Buğday başaklarının arasından fışkıran suların günleri geçmiştir artık ve sanki rüzgarda dağılan başak etkisi yoktur artık. Bugün bu fontan hayatının kalanını yaşamaktadır ve hareketsiz su birikintisinde kendi yansımasını seyretmektedir.

1992 yılında Ulusak Ekonomik Başarılar Sergisi adı Bütün Rusya Sergi Merkezi olarak değiştirildi. 90’ların ortasında alanın birçok sergisi kapatılmış, birçok bina kiralanmış ve buralarda ucuz çin malları satılmaya başlanmıştır. Ancak içinde hala daha bir fuar merkezi bulunmaktadır.

Bugün hala bu sergi merkezi binlerce kişiyi çekmektedir ve bunun nedeni sadece buranın Sovyet mimarisini içeren bir açık hava müzesi olması değildir. Aynı zamanda Gorki Park gibi birçok eğlencenin ve aktivitenin yapılabildiği bir alan olduğu içindir. Burada, merkezin ortasından geçen küçük bir trene binip gezebilir, 75 metre çapındaki dönme dolapla çok yükseklere çıkabilir veya roller costerla daha heyecan verici duyguları keşfedebilirsiniz.

Likhobory girişinin yanında bulunan bir balıkçı köyünde balık tutabilirsiniz. Oltanızı yanınıza almadığınıza üzülmeyin, bir tane kiralayıp tuttuğunuz balıkları çevredeki yörel restoranlarda hazırlatabilirsiniz. Yakınlardaki bir kulübede dinlenebilir ya da fin hamamında harcadığınız enerjiyi geri kazanabilirsiniz. Ayrıca, Likhoborka nehrinin kıyısındaki doğal ormanda Moskova’nın en iyilerinden biri olan paintball kulübüne de gidebilirsiniz.

Rusya Sergi Merkezindeki pavilyonlar değişik temalara adanmıştır. İnşaat ve mimariden arıcılığa, sağlık ürünlerinden mobilyaya kadar birçok ürün bulunur. Kültür pavilyonu ise Rus halk sanatının en güzellerini ve iyilerini sergiler. Pavilyon 71, ana pavilyonun hemen sağındaki, buz devri isimli bir müze içerir. Kim zamanın içinde bir yolculuğa çıkıp, dünyanın milyon yıl önceki haline bir bakış atmak istemez ? Gerçek bir mamutun dişlerine dokunmak istemez ? Müzenin kurucusu Fyodor Shidlovsky 20 yıldan fazla bir süre mamut, mağara ayıları ve diğer buz çağı hayvanlarının kalıntılarını ve fosillerini topladı, paleantolojik bir kolleksiyon yarattı. Bu müzenin içinde sanki binlerce yıl öncesinde bir ormanın içinde gibi olursunuz ve kutup kurdu ya da yünlü gergedanla karşılaşabilirsiniz. Prehistorik avcıların kazdığı bir çukurun dibinde durup, düşmüş dev bir mamuta bakabilirsiniz ve kendinizi bu buzul bölgesinin bir kaşifi gibi hissedebilirsiniz. Bu heyecan verici tur fokurdayan şelaleler, kükreyen hayvanlar ve pırıltılı ışık efektleri ile süslenmiştir. Bu fantastik müzeyi gezerken, bazıları mamut dişinden yapılmış fildişi oymalarını da görmeyi ihmal etmeyin. Son olarak sergi merkezinden çıkmadan önce arıcılık pavilyonundan yüzlerce değişik kokulu ve baharatlı ballardan size uyanını seçmeyi unutmayın.

On parmağında on marifet olan bir sanatçı: Zurab Tsereteli


Onu sadece Rusya’da tanımıyorlar, onun ünü dünyaya yayıldı. Sadece Rusya’nın değil dünyanın en ünlü ressam, heykeltraş, mimar, seramik sanatçılarından birisi olan Zurab Tsereteli, Gürcü asıllı olup 1934 yılında Gürcistan’ın Honi kentinde doğdu.

16 yaşında amcasının atölyesinde ilk sergisini açan Tseretali, 1952 yılında Tiflis Resim Akademisinde Resim Bölümünü kazandı. 1958 yılında Sovyet devleti onun ‘Tiflis Şarkısı’ resmini yasakladı. Akademiden mezun olduktan sonra Tsereteli, serbest ressam olarak çalışırken, portre ve manzara yanısıra kitap çizimlerini de yaptı. 1959 yılında yerel ve ulusal sergilere katılarak iki gümüş ve bir bronz ödül kazandı. 1960 yılında Gürcistan Bilim Akademisinde Tarih, Etnografi ve Arkeoloji Enstitüsünde, ressam ve mimar olarak işe alındı. 1963 yılında, Gürcistan Ressamlar Birliğinde, üst uzman olarak iş verildi ve artık ülkenin bir ucundan öbür ucuna kadar seyahat edip resim, heykel, mozaik vs. eserlerine imza atmaya başladı. 1964 yılında Paris’e gittiğinde, zamanının Fransa Cumhurbaşkanı ve Picasso ile tanıştırıldı. O zamanlarda da kendi sanat stilini yaratmaya başladı. 1965 yılında, Moskova’da düzenlenen Sovyet Birliği Sanat Fuarında altın madalyaya layık görüldü. Gürcistan’ın en önemli tatil bölgelerinden biri olan Pitsunda’da bulunan önemli bir kaplıca projesi üzerinde çalışırken, Sovyet Birliğinin Devlet Başkanı ve Kültür Bakanı ile tanıştığında, Moskova Sinema Evinin dekorasyonunu üstlenmek üzere Moskova’ya çağırıldı. 1967-1968 arasında da Moskova Sinema Evi projesini tamamladı ve Moskova’da kendine bir studyo açtı. Aynı zamanda da Gürcistan Kaplıcaları Baş Ressamı pozisyonuna atandı. 1978 yılında Gürcistan Halk Ressamı ünvanına layık görüldü. Aynı dönemde, New York’taki Birleşmiş Milletler Sitesinde Sovyet Birliğinin Binasının dizaynını üstledi, o çalışma sırasında New York Güzel Sanatlar Kolejinde ders vermeye başladı. 1980 yılında Tsereteli Moskova Olimpik Oyunlarının Baş Ressamı oldu. Olimpiyat Oyunları sırasında yapılan İzmailovskaya Otelleri, Dinamo Spor Sarayı, Krasnaya Presnya’daki Uluslararası Ticaret Merkezi binaların dizaynları Tsereteli’ye ait. 1989 yılında Sovyet Birliği Sanat Akademisine üye seçildi. 1991 yılında ise UNESCO Moskova Uluslararası Destek Fonu’nun Başkanlığına seçildi. 1992 yılında Yuri Lujkov ile tanışıp sıkı dost oldu. 1994 yılında Rusya Güzel Sanatlar Akademisinin Başkan yardımcısı, 1997 yılında ise Başkanı olarak seçildi. 1996 yılında Poklonnaya Tepesindeki Zafer Parkı projesini tamamladı. 1996 yılında Manejnaya meydanı ve Okhotny Ryad Alışveriş Merkezini tamamladı. 1999 yılında da Moskova’nın baş kilisesi olan Kurtarıcı İsa Katedralini tamamladı. 2001 yılında, Preçistenka’daki Rusya Sanat Akademisinden sanat eserlerine ev sahipliğini yapan Zurab Sereteli Sanat Galeresi açıldı. 2002 yılında, Bolşoy Tiyatro’nun Yeni Sahnesinin dekorasyonunu yapan sanatçı ekibinin başına geçti, yeni sahnenin perdesini tasarladı. 2002 yılında, tasarımı Tsereteli’ye ait olan altın kaplı sol anahtarı, Kızıl Tepelerdeki Uuslararası Müzik Evi’nin kubbesine monte edildi. 2004 yılında, Moskova Üniversitesi Kütüphanesi Baş Ressamı olarak atandı, Moskova Üniversitesinde Fahri Profesör ünvanını aldı. Sanat hayatı boyunca, Brezilya, ABD, Fransa, İspanya v.b yabancı ülkelerde bir çok başarılı projeye imza attı. 2004 yılından beri de hem Rusya, hem dünya çapında çalışmalarını sürdürmektedir.

Sanatçıya ait bilinen en önemli eserler, Zafer parkındaki haykeller, Kurtarıcı İsa Katedralindeki tüm heykel ve freskler, Moskova nehrinde yer alan gemiler üzerinde yükselmiş Peter heykeli sayılabilir. Bunun dışında sanatçının sayısız eseri ki bunlar içinde heykeller, yağlıboya tablolar, emal(mine) işi panolar ve çok daha fazlası Preçistenka Ulitsa 19 numaradaki galerisinde sürekli olarak sergilenmektedir. Oldukça ilginç ve geniş bir yelpazaye sahip olan galeride sanatçı ayrıca yetenekli çocuklara resim dersleri vermekte.

Rusyanın ruhu




Vernikli minyatürler

Vernikli minyatürler, 16. ve 17. yüzyıllarda Çin ve Japon kutularıyla, paravanlarıyla ve yelpazeleriyle canlı renkleri ve vernikle kaplanmış şekilleriyle Rusya’ya gelirler. 18. yüzyılın sonunda tüccar Pyotr Korobov ilk fabrikayı açarak askeri şapkalar için ilk olarak vernikli derileri işler. Bir süre sonra bu fabrika, başlarda üzerlerine resimler, minyatürler yapıştırılarak dekore edilmiş, daha sonraları ise elle boyanmış ve verniklenmiş küçük kutular üretmeye başlar. Bu kutular yumuşatılmış, şekil verilmiş, sıkıştırılmış ve kurutulmuş kağıt hamurları kullanılarak yapılmaktadır. Bu malzeme boyayı oldukça iyi emmekte ve ağacın aksine çatlama, eğrilip yamulma yapmaz. 19. yüzyılda Korobov’un varisleri bu üretimi çeşitlendirip mükemmelleştirir ve çeşitlerin içine, gözlük kılıfları, tepsiler, çeşitli kutular eklenirBunların hepsi fabrikanın bulunduğu köyün adı olan Fedoskino olarak isimlendirildiler. 19. yüzyılda, başka şehirlerde ki bunların başlıcaları Kholuy, Palekh ve Mstera, benzer fabrikalar açılır. Bu eserleri yapmak oldukça zordur ve uzun zaman gerektirir. İlk önce sıkıştırılmış kağıttan malzemeler hazırlanır.Günümüzde genelde kağıt hamuru yerine karton çeşitleri kullanılmaktadır. Yüzey zımparalandıktan sonra boyanmakta, sonra da vernikle kaplanmaktadır. Bu vernikli minyatürlerin üzerinde halk sanatları, ikonlar ve 19. yüzyılın geleneksel, realistik teknikleri ve desenleri kullanılmaktadır.



Bogorodskoye’dan oyma oyuncaklar



Yüksek dağlarda, ormanların ötesinde Sergiyev Pasad’da yakın bir yerde Bogorodskoye Köyü yer almaktadır. Burada oyma oyuncak ve heykelcik yapma geleneği 17. yüzyılda başlamıştır. Oyuncaklar, kızılağaç ve ıhlamur gibi yumuşak yapılı ağaçlardan yapılmaktadır. El baltaları, bıçaklar ve keskilerle oyulmaktadır. Zanaatkarlar çok çabuk, temiz ve kesin kesimleri bir model ya da kalıp koymadan hızlıca yapmaktadırlar. Basitlik ve çekicilik katmak için zanaatkarın eğitimli elleri, gereksiz ve fazla detaya girmeden üçgen bloğu bir insane veya hayvan figurine sokar. Kaba oyma işlemi bittikten sonra, parka keski ile detaylandırılmaya başlanır. Bir ayının kürkündeki tüylerin, atın yelesindeki saç taneleri veya bir kuşun darma dağın olmuş tüylerinin inceliği bu keski ile detaylandırma sırasında ortaya çıkar. Bogorodskoye’nın özel çalışmalarından en önemlisi de oynar parçalı oyuncaklarıdır. Bunların en bilineni ise, basit ama zekice bir mekanizma sayesinde pençelerini oynatan ayı oyuncağıdır. Bir başka çok görünen ve sevilen oyuncak ise altta sarkan sarkacı döndürdükçe, üstteki tavukların gagaları ile yem yiyormuş gibi hareketler yaptığı oyuncaktır. Bu oyuncaklar renksiz, doğal ağaç görünümünde oldukları gibi, bazıları da çok canlı renklerde boyanmış da olabilir.


Pavlovoposad şalları...

70-80 yıl önce Rusya’nın heryerinde kadınlar başlarına güzel desenlerle süslü şallar giyiyorlardı. Bu şallar, elle dekore ediliyor ve yapılması oldukça karışık, zor ve zaman alıcıdır. Özel tahta kalıplar kullanılarak üstündeki şekiller oluşturuluyor. En popüler şallar, abrianople kırmızısı olarak bilinen, parlak kırmızıya boyanmış, pamuklu kumaştan yapılmış olanlar ve çok eski bir teknik kullanılarak rengi solmamasını sağlıyor. Bir başka popüler şal tipi de, kubovy veya indigo denilen koyu mavi bir zemin üzerine kırmızı güller, laleler ve çeşitli çiçeklerle oluşturulmuş desenleri ile hemen tanınabilir. Şallar Rusya’nın bir çok şehrinde yapılır, ama en çok tanınanları ve meşhur olanı Pavlovoposad’da yapılandır. Onların bu geleneksel dizaynları, bugünkü modern tekstil ürünlerinde bile görülebilmektedir.

Matriyoşka

Gizemli, iç içe bir dünya...Matruşka

Ünü sınırlar ötesine kadar yayılan bu iç içe bebekler, yani matruşkalar Ruslar’ın en populer hediyelik eşyası...Peki nedir bu matruşkalar? Tarihleri nedir derseniz işte o koca bir sır...

Sadece Rusya’da değil birçok ülkede, büyük sergiler, fuarlar ve festivallerde en çok ilgi uyandıran Rus halk sanatının eseri matruşkaların soyu gerçekte sadece yüz yıl öncesine dayanıyor. Oysa bize ne kadar da eski görünürler, sanki Rusya var olduğundan bu yana onlarda varlar. Üstelik bu dünyanın heryerinde meşhur olan, bilinen bebekler hakkında bilgi bulmak tam bir fenomendir. Bu Rus hediyelik eşyası ile ilgili hikayelere bakınca, hepsi birbiri ile çelişir.

Rus matruşkasının doğuşu...
Matruşkanın doğuşu ile ilgili en yaygın ve doğruya yakın bilgi, 1890 yılında, Moskova yakınlarındaki Abrentsevo Malikanesinin “Çocukların eğitim atölyesi”nde doğduğudur. Abretsevo’nun sahibi olan tüccar, basımcı, tercüman, Rus resim kollaksiyoncusu sanata kendini adamış Sava Mamontov yeni Rus stilinde bir yaratı kreasyon elde etmek üzere kendini adar. 19. yüzyılın Rusya’sında büyük bir ekonomi ve kültürel gelişme vardır ve yeni bir akım oluşmaktadır. Birçok meşhur ve yetenekli Rus sanatçı, yerel oymacılar ile birlikte Mamontov’un atölyesinde çalışmaya başlarlar.

Bir gün, geleneksel Cumartesi toplantısına, iyi huylu, kel kafalı ihtiyar Fukuruma’nın figürü getirilir. Bu figür, içinde başka 7 figürü içeren, iç içe geçmiş bir bebektir. Japon efsanelerine göre ise Fukuruma’yı geldiği Japon adası Honshu’da bilinmeyen bir Rus papaz yapmıştır. Gerçekten de Rus oymacıların yaptığı, iç içe geçen paskalya yumurtaları bilinmektedir. Bu bebeklerin meşhur atası olan Fukuruma, Sergei Pasad’daki “Pedogojik oyuncak sanatı” müzesinde halen sergilenmektedir. Bir söylentiye göre Mamotov’un sevgilisinin adı da Matrena’dır...

Matruşakanın anlamı...
Eski Rus zamanlarında, işçiler arasında, Matryona veya Matrioska çok meşhur ve beğenilen bir bayan adırır. Akademisyenler bu ismin kökeninin Mater yani anne olduğunu söylemektedirler. Bu ismin büyük bir işçi ailesinin sağlıklı, canlı ve iri görünüşlü anneleri tasvir ettiğini düşünmekteler. Bunun sonucu olarak Matruşka, içine başka bebekler sığdırılarak yapılan, parlak boyalı tahta figürlerin ismi haline gelir.

3 ile 15 arasında parçadan oluşan bu bebeklerin hep tek sayıda olmasının da bir sebebi var elbet. Bu da Ruslar’da tek sayının uğuruna inanılması. Matruşka hem oymacılık hem de resim açısından Rusya’nın imajı ve ruhudur.

Moskova'nın taştan yüzleri

İlk...

Moskova’nın ilk heykel kompozisyonu 1818 yılında dikilen ve tüccar Kuzma Minin ile Prens Dimitry Pozharski’yi tasvir eden eserdir. 1612 yılında Rusya’nın sorunlu ve zor zamanlarında, Rusya bağımsızlığını ve özgürlüğünü kaybetmek üzereyken, Minin ve Pozharski isyancılara karşı mücadelede liderlik yaptılar. 1812’de yapılan savaşta kazanılan zeferin hemen ardından ulusal bir kampanya başlatılarak toplanan paralarla bu heykel dikildi. 1612 ve 1812 tarihlerinin Rusya’nın geçmişinde birbirine dikkat çekici benzerliği nedeniyle bu anıt vatanseverliğin bir sembolü haline geldi. Heykeltraş İvan Martos, savaşa şahit olmuş, cepheye gönderdiği iki oğlundan birisini 1812’de şehit vermiştir. Minin ve P Pozharski’nin bu anıt heykeli ilk önceleri Kızıl Meydanın ortasında yer alırken, 1930’larda, Stalin hükümeti, heykelin askeri geçit törenlerinin ortasında kaldığı ve engel teşkil ettiği gerekçesiyle eseri bugünkü yerine, yani St.Basil Katedrali’nin bahçesine taşımışlardır.



“Çocuklar yetişkinlerin ahlaksızlıklarının kurbanı”

En çok tartışılan...

Mikhail Shemyakin’in Moskova şehrine bir hediyesi olan “Çocuklar yetişkinlerin ahlaksızlıklarının kurbanı” adlı eser global şeytanlığa karşı bir mücadele, bir kavga olarak tasarlanmış. Kompozisyonda iki tane gözü bağlı çocuk, 13 tane canavar tarafından çevrelenmiş ki bu canavarlar insan ahlaksızlıklarını temsil ediyor.2003 yılında, Bolotnaya Meydanı’na dikilen heykel bir çok ateşli tartışmaya ve protesto gösterilerine sahne olur. Hatta bir çok kişi tarafından yokedilme tehlikesi yaşar. Bu nedenle şu anda etrafını yüksek, demir parmaklıklar çerçeveler ve güvenlik görevlileri tarafından korunur. Gerçekten de bir heykelin bu denli korunmak zorunda kalması oldukça gariptir. Bu garip ve rahatsız edici heykelin yaratıcısı olan Mikhail Shemyakin, gelecekteki ziyaretçiler için de şunları yazmış:
“Ben bu kompozisyonu şu anda yaşayan ve gelecek jenerasyonlarımızı oluşturacak olanları kurtarma sembolü olarak yaptım. Yıllardır, çocuklarımızın geleceğimiz olduğunu söylüyoruz. Ben bir artist olarak size bu konudaki işinizi hatırlatmak, kafanızı çevirip çocuklarınızın bu günlerde yaşadığı bütün üzüntüleri ve dehşeti duymanızı ve fark etmeniz için uğraşıyorum. Bütün duyarlı ve dürüst insanlar, durup daha geç olmadan düşünmeliler. Mücadele edin ve Rusya’nın geleceğini kurtarmanız için elinizden gelen en iyi şeyi yapın.”



Ülke Çapında...

Telaşlı ve hızlı geçen günlük hayatımızda Puşkin meydanından kimbilir kaç defa geçeriz, kaç defa buluşma yeri olarak kullanırız bu turistik mekanı, ama Puşkin her zaman orada mağrur ve heybetli bakışıyla gelen geçeni seyreder.
Büyük Rus şairi Aleksandr Puşkin’in heykeli, günümüzde sevgililerin, arkadaşların, iş adamlarının populer buluşma yeri olan ve şairin kendi adını taşıyan Puşkin meydanında yeralmaktadır. 1880 yılında dikilen heykelin ilk oluşumu, Aleksandr Puşkin’in de eğitim aldığı, elit bir eğitim kurumu olan Tsarskoye Selo’daki İmparatorluk Lyceum’unun altmışıncı yılı kutlanırken atılır. Bir grup eski öğrenci, bir komite kurar ve “Rus şiirinin güneşi” olarak adlandırılan Puşkin’in anısına bir heykel yapmak üzere komite kurar. Komite, şairi beğenen, ona gönlünü vermiş herkesi az ya da çok parasal desteğe davet eder. Aristokratlardan işçilere, öğrencilerden ofis çalışanlarına kadar birçok vatandaş katkıda bulunur ve o zaman için oldukça büyük bir miktar olan 106.575 ruble toplanır. Anıtın oluşturulması için bir yarışma düzenlenir ve bu yarışmanın sonucunda, 19 dizayn içinden Aleksandr Opekushkin’inki seçilir. Aleksandr Opekushkin, eski bir işçi olup, bu statüden kurtulabilmek için çok çalışmış, hatta yıllar sonra sanat akademisinin bir üyesi olmuştur. Puşkin anıtı, önce ünlü şairin yaşadığı St.Petersburg kentine dikilmek istenir. Ancak, Baş şehrin yöneticileri ile şairin hayranlarının istekleri karşı karşıya gelir. Çelişki ve kararsızlık sürecinin sonunda ise anıt Moskova’da şu anda bulunduğu meydana dikilir.



En gizemli...

19. yüzyılın en önemli ve gizemli yazarı Nikolay Gogol’un en az kendi kadar esrarengiz bakışlı anıtını heykeltraş Nikolay Andriyev daha sonraları Gogolovky olarak adlandırılan, Preçhistenky Bulvarı’nın girişine yapar. 1909 yılında, yazarın 100. doğum yılı nedeniyle dikilen bu heykel, yaşamı kadar, yani 42 yıl boyunca burada kalır. Ancak, daha sonradan Stalin bu heykelin çok filozofik, dramatik ve kominist ideolojilerine göre çok entellektüel kaldığını düşünmesi nedeniyle bulunduğu yerden kaldırıtıp, Donskiy Manastırına taşıtır. Onun yerini de optimistik, aydınlık, askeri bir geçit törenini yöneten generali andıran bir başka Gogol heykeli alır. Stalin’in ölümünden sonra eski Gogol heykeli sürgününden döner ancak yetkililer onu eski yerine koymazlar. Anıt böylece, Nikitsy Bulvar’da Gogol’un son dört yılını geçirdiği 7 numaralı binanın önünde, yaşlı ağaçların arasındaki yerini alır. Gizemli ve neredeyse canlı gibi görünen bu heykelde Gogol bir koltukta oturuyor ve gözünde bir onaylamama ifadisi, yüzünde anlaşılmaz bir gülümsemeyle ziyaretçilerine tepeden bakıyor.


Uzayda bir adam...

O uçmaya hobi olarak başladı, ardından savaş uçaklarını uçurdu ama bununla yetinmedi, Rusya’nın ilk yirmi kozmonotundan birisi oldu. Bu yirmi kozmonot arasından uzaya gidecek sadece bir kişi olacaktı ve o aralarından sıyrılıp, son olarak en yetenekli rakibi Gherman Titov’un da önüne geçerek seçildi. Bu seçimde Gagarin’in sade bir çocukluk geçirmiş olması ve bunun güler yüzüne yansıması etki etti. 12 Nisan 1961’de Vostok 1 ile dünya çevresinde 108 dakikalık uçuşuyla uzaya giden ilk insan olan Yuri Gagarin 1968 yılında, henüz 34 yaşındayken MIG-15 model uçağının düşmesi sonucu hayata veda etti. Uçağının neden düştüğü ise asla bilinemedi. Tıpkı Gagarin’in yaptığı gibi, yer çekimi kanununa karşı çıkan titanyum kozmonot göğe doğru yükseliyor ve uzay yolculuğu rüyasının gerçeğe dönüşmesini kutluyor. Bu heykel, Pavel Bonderenko tarafından Gagarin’in muhteşem başarısının anısına yapılmıştır ve Leninski Prospekt’de sanki her an yerinden yükselecekmiş gibi göğe doğru bakar.


En sempatik...

Meşhur sinema ve sahne aktörü, dünyaca tanınmış Rus palyaço Yuri Nikulin, milyonlarca Rus tarafından her zaman çok sevildi ve seviliyor. Nikulin vatanseverlik savaşında Sovyet ordusuna hizmet verdikten sonra, döner dönmez bir çok oyunculuk ve tiyatro okuluna başvurur ancak oyunculuk yeteneği olmadığı gerekçesiyle kabul edilmez. Ancak ünlü sanatçı pes etmez ve sonunda hayatının 50 yılından fazlasını vereceği, Tsvetnoy Bulvar’daki Moskova Sirki’ne kabul edilir. Palyaço olarak başladığı sirkte yönetim kurulu başkanlığına kadar yükselir. Rol aldığı filmler, cömertliği ve sevimli tavırları ile Rus halkının gönlünde taht kurar. 1973 yılında SSCB Halkın Sanatçısı, 1990 yılında ise Sosyalist İşçi Kahramanı ödüllerine layık görülür. . Heykeltraş Aleksadr Rukavishnikov, aktörün bilinen karizmasını, yaptığı heykele yansıtmakta çok iyi bir iş çıkarmış. Nikulin’in kolları kısa ceketi ve bileklerinin üstünde kısa pantalonu ile minyatür bir arabadan çıkarken tasvir edildiği anıt, ünlü sanatçının yıllarını verdiği sirkin ana çıkış kapısının önünde, hala seyircilerin arasında yer alır. 2000 yılında hizmete açılan heykel bir anda çocukların favorisi haline gelir. Yanından geçen her çocuk, bu heykelle poz vermek ister ve en azından bu bronz arabaya binip bir süre bile olsa çok sevilen ve hayranlık uyandıran paylaço ile kısacık vakti paylaşmak ister. Nikulin ise bu çocuklara en içten gülümsemesiyle karşılık verir.


En sembolik...

En sembolik olan... Vera Mukhina’nın 25 metrelik işçi ve çiftçi heykeli bir anıttan daha ötedir. Başlarının üzerinde orak ve çekiç tutan bu heykel tarihin bir sembolüdür ve kominizmin yaratıcılarını onurlandırır.Heykel oldukça uzun ve iyi bir hayat sürer ve hatta kominizmden bile uzun süre yaşar. 1937 yılında Paris’deki yapılan Dünya Sergisinde Sovyet pavilyonu için yapılan bu anıt zamanın koşulları için oldukça olağandışıdır. Fikir ve kompozisyonun dışında materyali dikkati çeker. Krom kaplı paslanmaz çelik kullanılır ki bu daha önce hiç bir heykelin yapımında uygulanmamıştır.Anıt Fransa’ya gidebilmesi için 65 parçaya ayrılır ve orada gerçekten çok büyük etki yaratır.Kısa bir süre için bile olsa Eiffel kulesinin parıltısının önüne geçer. Bu zafer dolu başarısı görsel sanatlardaki etkileyici sembollerin propaganda potansiyelini gözler önüne serer. Heykel sovyetler birliğine geri döndükten sonra ozamanki adıyla ulusal ekonomik başarılar, şu an bilinen ismi ile Tüm Rusya Sergi Merkezinin (VVTs) ana girişine konulur. Ne yazık ki bugün bu anıtı görmemiz mümkün değil, çünkü restarasyon altında ve 1 sene içinde aynı yerde fakat daha yüksek bir platformda sergilenmesi bekleniyor.

Ürkütücü bir güzelliğin yaratıcısı H.R Giger


Alien filmini izlemeyen var mıdır acaba? En azından herkes biliyordur bu sanat harikası filmi. Bahsettiğim sadece oyuncuların karakterleri ile mükemmel uyumu ya da yönetmenin ne harika bir iş çıkardığı değil. Görüntü yönetmeninin bizi mest eden efektleri de değil. Ya da insanın içini hoplatan ve bunu tam da zamanında yapan müziklerinin harika uyumu da değil. Evet bunların hepsi bir sinemasever olarak tekdirimi kazandı ve sonunda gidip filmin serisinin dvd’lerini almama neden oldu ama benim asıl burada bahsettiğim güzellik o yaratıkların yaradılışı... Evet şimdi diyeceksiniz ki Alien’in nesi güzel, uzun boyunlu çift ağızlı, kara, kaygan bu yaratık güzelden öte korkunç değil midir? Hayır değildir o güzel hatta güzel ötesi bir yaratık benim için. Çünkü bir insan oğlu tarafından yaratıldı, hem de kalemle, boyayla... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu böylesine bir yaratığa can verdi sanatıyla... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu seyredenleri hayrete düşürürken bir yandan korkuttu... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu filmi ölümsüz kıldı...

H.R Giger kim mi? O bir heykeltraş

O bir dekaratör
O bir ressam
O bir grafiker
O bir mimar
O bir dahi
O bir muhteşem insan
O Alien’in ve Species filmlerindeki yaratıkların babası
………….

Hatta bu kelimeler yeterli bile kalmaz O’nu anlatmaya. Bu karamsar, ürkütücü hatta korkutucu, bazen iğrenç gelebilecek resimlerin dahi yaratıcısı… Hatta siz de resimlerini görünce, belki benim tanımlamalarıma yeni şeyler ekliyebilirsiniz…

Şimdi düşünürsünüz ki böyle resimleri yapan bir zihniyet kesin sorunlu bir çocukluğa sahip olmuştur… Ama yanılırsınız… 1940 yılında İsviçre’nin Chur kasabasında doğan ve o zamanlar elbette bu başarılara imza atacağı bilinmeyen Giger son derece sade, sessiz ve sakin bir çocukluk yaşar. Resimlerine baktığınızda tahmin edebileceğiniz gibi iki büyük ressamdan etkilenir. Elbette büyük ressam ve bir başka dahi Salvador Dali ki onun hayal gücüne ulaşabilen henüz olmamıştır yeryüzünde ve Jean Cocteau…

Ama Giger bir adım daha öne gitti, yaptığı resimler yeni bir akım yarattı, bio-sürrealizm… ve 1966 yılında airbrush ile tanıştı. İşte ne olduysa bu sanat harikası aletle tanışmasından sonra oldu ve resimleri çağ atladı, düşsel gücüyle de birleşip muhteşemler yarattı. Yaptığı resimler öyle harikaydı ve öyle çok ayrıntıyı içinde saklıyordu ki… Resme defalarca ve defalarca bile baksanız, her baktığınızda yeni bir ayrıntıyı hayret ve hayranlıkla farkediyordunuz…

1978 yılında Alien filminin unutulmaz ve kült olmuş yaratığını tasarladı. Bu tasarımı sayesinde 1980 yılında ödül aldı. Böylesine bir yaratık nasıl bir insanın beyninde ve kaleminin ucunda şekkillenebilirdi ki... Hayranlarının sayısı hızla artmaya başladı... Ama yetinmedi bu tasarımını, değim yerindeyse çocuğunu daha da geliştirdi ve serinin üçüncü filminde Ellen Ripley’nin karşısına yeni yüzüyle çıkardı. Amiga'nın muhteşem Adventure Darkseed'in grafiklerini yaptı.Birçoklarının ilgiyle izlediği film Species’deki güzeller güzeli yaratığın da babası oldu... Resimlerini iyice incelerseniz göreceksiniz ki hayal gücünü besleyen en önemli unsur insan vücudu, özellikle de omurga. İnsan vücudunun güzelliği ve olağan dışı özelliklerini düşsel dünya ile birleştirmesi mükemmel çalışmalara sahne olmuş...

Bütün bunların dışında albümlere uçuk hatta kaçık, aykırı kapaklar hazırlamasıyla ün saldı. Debbie Harry: Koo Koo ve Emerson, Lake adn Palmer: Brain Salad Surgery albümleri, Rolling Stones dergisinin hazırladığı en iyi 100 albüm kapağı içerisinde yeraldı. Korn grubunun as elemanı Jonathan Davis için bio-mekanik bir mikrofon hazırladı.

Bazen öyle uçtu öyle uçtu ki normal insanlar onun bu hayal ürünü dizaynlarına erişemediler. Öyle ki Batman filmi için hazırladığı özel Batmobil o kadar fantastikti ki cesaret edip kullanamadılar…

Şimdi ne mi yapıyor? Eminim yeni projelere imza atıyor hem de İsviçre’nin Chateau bölgesindeki, eski bir şatodan bozma ve içerisinde eserlerinin sergilendiği müzesinde...


O fantastik sanatın efendisi...

Graffiti


1970`li yıllarda Taki 183 yazısı ile tüm New York sokaklarında görülmeye başlanmış ve 1971 yılında New York Times gazetesi manşetten 'Kim Bu Taki?' haberini yayınlamış. Böylece Taki bir şehir efsanesi haline gelmiş. Taki Demetrius diye adlandırılan Washington Heights`den bir Yunan asıllı genç.. Taki`den sonra insanlar meşhur olmak için kalemlerle duvarlara isimlerini yazmaya başlamışlar. Daha sonra kalemler yerini spreylere biırakmış. Zaman içerisinde herkes kendi tarzını belirlemeye başlamış. Önceleri çeşitli hikayelerin karaktelerinin, resimlerinin çizildiği duvarlara, sonraları kafalarında şapkaları, ellerinde spreyleri, bol pantolonlu, tam bir rapçiyi yansıtan karakterler çizilmeye başlanmış. Bu resimler daha çok illegal bir biçimde yapılıyor ve tren istasyonlarında, metrolarda, kısacası boş bulunan her yerde görülmeye başlanmıştı. Bu işe başlayanlar için hep söylenen tek şey var; Graffiti`yi tam öğrenmeden çizmeye başlama!


1960 - En çok sevilen graffiti grubu ve ilk oluşan gruplardan biri Exvandals`dir. Independent Writers grubu (Bağımsız Yazarlar) INDS tag`iyle gruplarının birleştiğini gösterdiler. Graffiti Bombing Movement 60`lı yıllarda Philly, PA, Cornbread ve CoolEarl tarafından başladı. 1974 yılında NewYork`da graffiti art heryerde görülebilir duruma geldi. 1976`lı yıllarda Lee Quinones metrolara çizdiği resimlerden dolayı en iyi bilinen graffiti artisti oldu. 1977`li yıllarda TDS, TMT, UA, MAFIA, CIA, TS5, RTW, TMB, TFP, TC5 ve TF5 gruplari graffitiyi tekrar canlandırdılar. Lee Quinones çizimlerini yeraltı trenlerine yapmaktan vazgeçti ve çizimlerine Hentbol sahalarında devam etti. (Hentbol kortlarını boyamak Tracy 168 tarafindan baslatıldı.) 12 Mayıs 1989, MTA grubu graffiti zaferlerini ilan etti. Diğer önemli graffiti grupları; The Bad Artists, The Writers Corner 188, The Magic INC., The Three Yard Boys, Vanguards, The Ebony Dukes, The Mad Bombers, The Death Squad, The Mission Graffiti, The Rebels, The Wild Style, The Six Yard Boys, ve The Crazy 5 NYC`de var oldular.


Rootz


1984`te, birçok yabancı medya grubu tarafından etki altında kalan küçük bir graffiti Rijeka`da bulunmuştu.. İlk Graffiti artistlerinden bazıları; Skizoo, Sly, Ghost, Kode -1, vs 'old school' ve 'wild style' biçimindeydi. Birkaç yıl sonra 3D style popüler oldu. İlk graffiti yapımına 1984 yılının ilk günlerinde Ramon tarafından (Beat street filminden esinlenmişti) yapıldı. Ve daha sonra 1986 yılında Skizoo tarafından 'word is rap' olarak adlandırılan bir graffiti yapıldı. İlk grup 1993 yılında bulunmuştu. Grubun adı '2WS Crew (Skizoo,Sly,Soksz)'. 1 yıl sonra diğer graffiti grubu '187 Crew (Kode -1, Ghost,Throne Get, Greed, Get, K-boy)' kuruldu. 1995 yılında graffiti manzaraları eskisinden daha güçlüydü. Yeni graffiticilerin ortaya çıkması için ilk defa bir Jam organize edildi. Bu Jam yeni Graffiticiler için büyük şanstı. Bununla beraber, ilk graffiti yazarları yeni nesil için çok etkiliydi. İlk graffiti writerların doğal yeteneklerini bugün bile şehirlerin duvarlarında olan graffitiler kanıtlamaktadır. Writerların bazıları tarafından çalışmaları için 'Legal Wall' düşüncesi bulundu. 'Secondary Commercial School' okulunun duvarında bu düşünce gerçekleştirildi. Legal olarak Graffiti yapımı Brajda tarafından 'Primary School' unda ilerledi ve Rijeka`nın vatandaşlarına sanatın bu türünü anlamaları sağlanmış oldu. Tag Style`da ise, STAY HIGH 149, graffiti tarihinde en çok tag`i olan kişidir.


Profesörlere göre de; 'GRAFFITI BİR SANATTIR.' George C. Stowers Prof. Goldman ,A


Graffiti bir sanat türüdür. Bunu açıklayan nedenler ise estetik kriterleri içermesi, illegal olduğu halde bu kriterlere dikkat edilmesi ve eleştiri alacak noktalardan uzak olması, tutarsızlığı ve standard olmayan sunum şekilleri.


Leonardo, Monet, Picasso veya Batı Avrupa`nın tanınan diğer sanatçılarının günümüzde hala yaşadıklarını farzedelim. Ve bu ünlü sanatçılardan birinin evinizin büyük bi kısmını, kapınızı yada komşunuzun duvarını boyamaya karar verdiğini düşünelim. Picasso veya Monet`in yaptıkları şey graffiti mi, sanat mı, vandalizm mi yada graffiti sanatı mı olurdu? Cevap insandan insana değişebilir. İddia ederim ki çoğu insan buna graffiti derdi. Ama yaptıkları şey muhtemelen özel yerlerde veya halka özel mülkler olacağı için vandalizm olarak adlandırılırdı.


Graffiti sanatı 1960`ların sonlarında ortaya çıkmaya başlamış ve hergeçen gün gelişmiştir. Bununla birlikte asla kolaylıkla diğer müze veya galeride bulunan buna benzer eserler gibi oldukları kabul edilmemiştir. Aynı estetiksel elementlere sahip oldukları ise yadsınmayacak bir gerçek. Graffiti sanatında zıtlıklarda yok değil; yapılan zemin, keskin hatlar ,beklenmedik ve alışılmışın dışında bir sunum, ama sunumunun farklı olması yada -genelde- illegal alanlarda yapılması onun sanat olmadığı anlamına gelmez. Bu yazıda, bazı graffiti tarzlarının nasıl sanat eseri olarak kabul edilebileceğini açığa kavuşturacağım. Graffitinin bu türü graffiti sanatı, metro sanatı veya spraycan sanatı olarak bilinir. Size graffitinin zaman içindeki durumunu ve graffitinin nasıl sanat olabileceğine dair kanıtları göstereceğim.Graffitinin başlangıcına dönersek insan ve insanın sosyal yapıya geçmesiyle birlikte başlamıştır.


Graffiti, Eski Roma ve Yunan uygarlıklarından, Mısırlıların olağanüstü eserlerinin ortaya çıkmasıyla bulunmuş ve hala Pompeii`de ki duvarlarda varlığını sürdürmektedir.


Graffitinin birçok çeşidi vardır. Bunlardan en basiti ise bireysel sloganlar, argo kelime ya da cümleler veya politik içerikli yazılardır. Genelde halka açık tuvaletlerde veya herhangi bir yapının herkes tarafından görülen yüzeyine el yazısı biçiminde yazılır. Diğer basit şekli ise 'tag'dir ve yapan kişi adını veya takma adını kullanır. Bu ikisinde estetiksel kriterler yoktu ve küçük boyutlardaydılar..


Graffiti İtalyanca 'grafficar' kelimesinin çoğuludur. Çoğul olarak, grafficar resim çizmek, iz bırakmak, model çizmek, karalamak veya resim ile verilen mesaj, yazılan şey, birşeyin yüzeyine yapılan oyuk anlamlarına gelmektedir. Ama daha çok çizmek anlamında kullanılmaktadır. Günümüzdeki duvar yazıları mağara yazılarının gelişmiş şeklidir ve çizmek bir mesaj içerir.

http://www.graffiti.org/

Nochnoi Dozor


Bir karanlık vardır, bir de aydınlık. Karanlık kötülerdir aydınlık iyiler. Yüzyıllar önce Aydınlık ve Karanlığın orduları karşı karşıya gelirler, savaş başlar. Ama o kadar uzun sürer ki, o kadar çok kan akar ki... Karanlığın komutanı bundan zevk alır, aydınlığınki üzüntüden kan ağlar. Sonunda aydınlık komutan savaşı dondurur, iki komutan bir anlaşma yapar. Bundan sonra aydınlık ve karanlık bir arada yaşayacaktır, diğer denilen ve bu savaşçıları gören özel insanlar aydınlığı mı karanlığı mı seçeceklerine kendileri karar vereceklerdir. Aydınlığın askerlerine Nochnoi Dozor yani Gece Bekçisi denmektedir ve bu bekçiler karanlığın anlaşmaya uymalarını sağlayacaktır...
2004 yılında bu filmin afişleri Moskova'nın dört bir yanına asıldığında çok da önemsememiştim. Vizyona girdikten kısa bir süre sonra dvd'leri hem de İngilizce dublajlı olarak beş dolar gibi ucuz bir fiyata piyasaya çıkınca, seyredelim bakalım Rus korku filmi nasıl oluyormuş dedim...
Meğer film korku değilmiş, fantastik bir gerilim filmiymiş. Büyük bir keyifle hem İngilizce hem de Rusça izledim, ardından Türkiye'ye giderken filmi sinema delisi kardeşime götürdüm. O da filmi arkadaşlarına izletmiş, çok beğenmişler. Herkese anlatır dururlarmış, bir yıl sonra film "Gece Nöbeti" adıyla Türkiye sinemalarındaydı. Bildiğim kadarı ile de epeyce tutulmuş. Dün gece kanallardan birinden filme rastladım. Bu sefer de Türkçe dublajlı izledim filmi, yine çok keyif verdi.
Bu arada Geçtiğimiz yıl filmin ikincisi Rusya'daki sinemalardaydı. Bu defakinin adı Dnevnoy Dozor yani Gündüz Bekçisi. İkincisi birincisinden de iyiydi. Ama sanırım henüz Türkiye'de oynamadı.
Şimdi durup dururken bu film nerden çıktı? Geçen yıl Eylül ayı gibiydi ve gazeteye haber hazırlarken ilginç birşeyle karşılaştım. Dün filmi izlerken o aklıma geldi. Bir an yapsam mı acaba dedim, güzel bir oyuna benziyor ama sanırım şimdilik sadece filmin bilgisayar oyunu ile yetineceğim Açıkçası biraz çekindim... İşte o konu ile ilgili haber:
Gece Bekçisi Moskova sokaklarında...

“Geceleri sokakta dolaşmak tehlikelidir.” bunu herkes iyi bilir. Ancak burada bahsedilen tehlikeler katiller, manyaklar, caniler ya da hırsızlar değil. Gece olup da karanlık şehre çökünce, kötülük güçleri zamana hükmeder, o zaman gündüz görülemeyecek ŞEY’ler işlerine başlarlar. Büyücüler, vampirler, cehennemden gelen diğer ŞEY’ler...

Neden? İnandırıcı gelmedi mi? Peki buna nedersiniz? Bazı güçler vardır ki, binlerce yıl önce Aydınlık ve Karanlık arasında yapılmış bir anlaşmaya sadık kalarak, şeytanları takip ederek, onlarla savaşır ve insanlığı korur. Onların adı “Gece Bekçisi”dir.

Evet seyredenler anladı sanırım. Bahsettiğimiz hem Rusya’da hem de yurtdışında ki buna Türkiye de dahil beğenilerek izlenen 2004 yılı yapımı “Nochnoy Dozor” isimli filmin konusu. Uzun zaman önce Karanlık ve Aydınlık birbiriyle savaşıyor ve sonunda bir anlaşma yapıyorlar. Anlaşmaya göre birbirlerini kontrol etmeye başlıyorlar. Diyeceksiniz ki bu filmin üzerinden zaten 2 yılı aşkın zaman geçmiş, ama herşey bu filmle bitmiyor. Şimdi Moskova sokaklarında biriyle konuşurken onun bir Gece Bekçisi olduğunu öğrenmeniz çok mümkün, üstelik de bu gerçek...

Gece Bekçisinin resmi sayfasında şöyle bir teklif var: “Gece Bekçisi olun!”. Saçma mı? Peki bu gizemli Gece Bekçisi nedir? Gece Bekçisi filmi izleyiciyle buluştuktan sonra internette aynı isimde rollü bir de oyun başladı. Ücretsiz oynanabilen oyuna kayıt olmak çok basit ve çok da ilgi gördüğü kesin. Kayıt yaptırdıktan sonra sizi Moskova merkezinde bir eve yönlendiriyorlar. Fırtınalı doğum gününüzden sonra, çöp atmaya sokağa çıkınca kendi evinizin kapısında komşunuz tarafından yazılmış esrarengiz bir mektup buluyorsunuz. Çay içmeye davet edilip gidiyorsunuz, sevimli bir yaşlı kadın size kapıyı açıyor, yüzünüze bakıp “yavrum sen herkes gibi değilsin, başkasın” deyip sizi Nochnoy Dozor’a davet ediyor. Artık yapmanız gereken tek şey Karanlığı mı yoksa Aydınlığı mı seçmeniz gerektiği...Bununla da kalmıyor, özel bir karne alıp, staja gidiyorsunuz.Savaşma ve büyü becerisi edinip, hizmete giriyorsunuz...

Görünen o ki bilgisayar oyunlarında sınır yok, hatta artık onlar yeterli gelmiyor...Bilgisayar oyunları da bir yerde bağımlılık ve diğer bağımlılık yapan maddeler gibi zararları var. En tehlikelileri ise rol oyunları. Çünkü bu tarz oyunlarda insan kendini oynadığı karakter ile özdeşleştiriyor ve bu da psikolojik zararlara neden oluyor.

Ancak Gece Bekçisi için durum biraz daha farklı, onun kendi ofisi, yöneticileri, tüzüğü var. İlk bakışta sade bir Moskova firması gibi... Tüzüklerindeki maddelerden birisi ise “Aydınlığa hizmet etmek, karanlığı takip etmek”. Yapısında on daire (güvenlik dairesi, analiz dairesi, aydınlık meclisi, müdür meclisi v.b) mevcut. Yeni kayıt olan kişinin ilk işi saflarına girmek ve okula gidip stajını yapmak. Daha sonra Karakol Görevlisi olup, görevlerinizi alıyorsunuz. Zararsız gibi görünüyor değil mi? Ama zaman geçtikçe, oyun gerçek hayatın yerini almaya başlıyor, iki dünya birbirine karışıyor.

Oldukça zaman alan oyun zamanla üyelerin günlük gerçek yaşamlarını etkilemeye başlıyor. Serbsky Devlet Sosyal Psikoloji Araştırma Merkezi Başkanı, Fedor Kondratyev bu tarz oyunların insanda sahte bir mutluluk yarattığını, gerçek hayattaki sorumluluk ve problemlerini unutturduğunu belirtiyor. Örneğin para sorunu oyunda sorun olmaktan çıkıyor. Bunun dışında bu insanlar gerçekte yalnızlıklarını, ilişki kurma güçlüklerini bu oyunda hissetmiyorlar. Ayrıca hayatlarına bir amaç kattıklarına inanırlar. Örneğim bir gece bekçisinin amacı vampirleri yakalamaktır ve bunu şiddet duygularını açığa çıkararak yapacaktır.
Nochnoy Dozor filminden sonra da oyunu ile konuşulmaya devam ediyor. Bir Gece Bekçisi olmak ister miydiniz? Vampirler ve diğer zebanilerle savaşmak? Filmlerde gördüğümüz ve varlıklarına inanmadığımız yaratıkları yakalamak? Ya da siz ben gerçek dünyamda huzurlu ve rahatım, mutluluğumu gerçek ilişkilerde arıyorum diyenlerden misiniz...